31 Aralık 2016 Cumartesi

yalkine*

sözcükler sıralanıyor büyük bir iddiayla tanımlamak için. bu yüzden bilinmeyene ya da başı sonu belli olmayan bir lahzaya dair bir şeyler söylemek tuhaf değil, çünkü dokunuş hep bir fikir. rasyonellik ise fikirde değil, fikirlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde ortaya çıkıyor. yani fikrin tekil hali aslında kuruntu; insana eyleme itkisini veren o kuru cesaret kırıntısı. ve tüm bunlar tanık olunan zarafete zamansız ve saçmaca düşmekte olmaya bulunan avutucular. dönemler değişirken bu yüzden kalıyor joplin'in gelgitli melodisi, kırılan sesi: tanışıklığa tanıdıklık telaşı.

bir şeylerin çıkması gerekiyor sanki karanlıktan. yoksa gözler mi alışamıyor?

işte ancak bu kadar, beyazın çevrelediği bir karada öndeki bir çift göz ışığı kovalayan mekaniğin söyleyeceği. sözler bir şey ifade ediyor olsaydı zaten, brautigan çoktan söylemiş olurdu, değil mi? kuytuya kısılıyorum işte bu yüzden o manasız sözlerle. o anlamsızca suratıma bakıyor ve sonra açamadığı kapıya yönelip bir şekilde belli ediyor artık burada kuytu olmak istemediğini. o sırada müzik servisleri hissettiğine göre şarkı listeleri sunuyor; her şey bu kadar hazır, her şey bu kadar bir karar...

şiir öyle mi oysa? "yanık yağda boğulan yapıların arasında delirmek hakkını elde bulundurmak" diyor ya mesela, o da yitiyor mu bir anda havada? ya devamı? siyasi, motivasyonel, osel, bubok ama tamamen subjektif problemleri oradaki tasviri, o tespiti, o bakış açısındaki bir doğru noktayı götürüyor mu? hayırsa, ne gerekiyor o zaman aynısının güne yansımasında? evetse, ben neyi anlatmak için çabalıyorum?


13 Ağustos 2016 Cumartesi

so why so sad*

duyulan geçmiş zamanla başlıyordu anlatılar ve bu yüzden sıkıcıydılar. içkin bir sızı sürekli sesleniyordu cümlelerde, ki kim, niye katlanır böylesi bir tekrara, söyler misiniz? filmlerin, şarkıların, kitapların bir yer gelip de bittiği gibi günlerin birleşemiyor olması, ortaklığı neden sınırlı yapsındı? duvarda afişi asılı duran, ismi her duyulduğunda "ahhah!!" isabet sesinin dengine gelen bir gülümsemeyi yüze yerleştiren o itki neden ortaklıkta bir süreklilik arıyor ki zaten? zamana ve döneme göre izdüşümler yaratırken tüm anları, ve onların hepsi kendince biricikken nereden ileri geliyor o süreklilik ve tekrar arayışı? esası teşhis edilemeyen bir şikayettir belki bu yüzden *döngü*ye dair olanlar: döngünün bizatihi kendisinden değil, refleks olarak bunu isteyen benliğe yöneltilen. bir zamanlar sürekli kulaklarda dönen bir melodiye bir zaman sonra denk gelince tıpkı o yoğunlaşıldığı anlara dönmek gibi bir anlamda aslında beni kıvrandıran: ne hoş neşe ki oradaydık! niye takılınılıyor artık'a, neden izlerin ötesinde tabelalar, en ile güçlendirilmiş sıfatlar isteniyor? tutmak, tutulmak değil de dokunmak değil miydi ki tüm mesele, dokunup geçmek ve hareketi bu durgunlukta yaşamak, harekette durgunluğu değil?

meğer hep bunu söylüyormuş manics de: neden geliyor bunca hüzün, yaşıyor ve seviyoruz. ve izler baki, somut bilinenlere gerek olmasa da. 

24 Temmuz 2016 Pazar

bu çok insani bi' şey*

havanın kararıp günün erken sonlanır gibi olduğu saatlerde gelen sıkıntı esir alıyor tüm neşeyi. başıbozuk bir rahatlık var; o kadar yorulmuşsun ki sızlanacak hal bile yokken oturmak yerine devam ediyormuşsun gibi bir nevi. ve her kelime aynı, ama bir cümle var. baştan alıp tekrar elden geçmeli gibi hissettiriyor tüm ögeler; devrikler anlam kazanamıyor nereden tutulursa. billie holiday'in sesi süzülüyor bir yerlerde de yankısı bile kalmıyor sanki. fark ettin mi? sanki, gibi, nevi, çünkü, ama. ve sızıyor da her kelimeye; hayaliyle, beklentisiyle, varsayımıyla: çiğ gerçeklikler. oturmuyor yani bir şeyler. günün akışı içerisinde değil gün yığınlarının arasında beliriyor köpükler, bir geçip giderlik rutini tüm güdüleri etkisi altına tahmin edildiği gibi alamıyor. biriktikçe aynı hareketler sızı devridaim ediyor. adamla kadın diyordu ya düette: niagara şelalelerine gerek yok, suyu gördüm diye, işte bu da bir zamanların ufak devridaimli süs şelaleleri gibi fiskoslar üzerindeki. imgelemler sıralanıyor böyle anlarda, pencere önünde. adeta bağırıyorlar boşa değildi diye, ama boşluğa. boşluğun paradoksu belki tüm bu sayıklama, değil mi ya: nasıl tanımlayacaksın boşluğu eğer çevresini kapatıyorsan? aynı günlere uyandığımızı sanırken gökyüzünün başka sonsuzluklarına dikiyoruz çünkü gözleri ve o günler geçmiyor birbirine teğet. o zaman nerede kaldı sana boşluk, sorulmaz mı tam da burada? kıramamaktan ziyade kırmak istemiyorsun sanki bu döngüyü, güvenlik kamerasının aynı kaydını oynatıp durmak gibi: yoktu o gece dükkana giren, yoktu o ateşler. hayır, bu alan emniyetli değil yalnızca sözlüğün bu toprakların kaderine karışmış. yitip gidiyor milyonlarca nefes sinema salonlarından çıktıkça, kulaklıklar bilinmez dolambacına girmek üzere baş seviyesinden aşağı bırakıldıkça. her yaratı kendi çemberini hissetmeden tamamlıyor bu yüzden. bırakıyorsun o kısa sürede, insanların yeni bir yaşamı birbirlerine akıttıkları gibi. böyle devam ediyor her şey ve içten içe farkındasın sadece bir temsilciye melekelerini kanıtlamaya çalıştığının. hepsi buydu o büyüttüğün. iki dakikalık olaydan bir günü bitiren anlatı çıkaran da sen değil misin zaten? o iki göz her şeyi gören de, senin gördüğünü gören başka kaç göz vardı, değil mi? ve başkası için alınmış bir dondurma külahtan ele doğru süzülürken bastırıyor tüm hüzün, diğer her şey katlanılır. öyle geliyor, öyle gelecek.

*mothers, it hurts until it doesn't diye söylüyor. bir de john grant'ten where dreams go to die var çalma listesine ihtiyaç varsa. üstelik hayata dönüşünün albümünden, ironik değil mi? ama şarkı çok, mesela bir şarkı için kalamaz mısın diyor graveyard. şimdi, rüyaların solmaya gittiği yer derken grant, çelişiyor gibi geliyor değil mi? oysa tüm hepsi bu işte. 


2 Temmuz 2016 Cumartesi

lilac wine*

kapı açılıyor ve ismi söyleniyor. son günlerde en sık karşılaştığı kalıp hareketlilik bu: bir kapı ve ismini telaffuz eden bir şahsiyet. adeta bir distopya, sıraya dizilip zıplamaya çalışan diğerlerinin de katılımıyla. heyecanlanması gerektiğini düşünüyor çevreye baktıkça. oysa sadece yokluğunu hissettiği belli varlıklara dair yetersizliğini seziyor. sanki yekten bir yabancılaşma yaşıyor gibi kendisini bile bir diğeri olarak gördükçe. cümleleri birbirlerine bağlayamadıkça hayıflanıyor, aradığı bir kelimeyi bulamamış da noktalama işaretlerine takılmışcasına anlamsız ve ayrık şeyleri not alıyor zihnine. bir isim dönüyor sürekli gözlerinin tam önünde ama isim vücut bulmuyor. hikayeler dahi yetersiz kalıyor, tanrım her şey yetersizliğinde eriyor. kapılar açıldıkça söylenen kendi kodunu tekrarlıyor, büyükçe ve tek gözlü bir çantada yitip gitme ihtimali olan anahtarı arıyormuşçasına ama kendi içinde bir şeyler bulması gerekiyormuş gibi. kapılar kapandıktan sonra bazı şeylerin nihayete erebiliyor olması şaşırtıyor, tıpkı kapı eşiğinde kendisine seslenen insanları eskisi gibi göremiyor olduğuna şaştığı gibi. ah bir anlam niye ikiye bölünemiyor? her şeyin düğümleneceği yer burası mıydı yani, o kadar zaman dalgasını geçtikten sonra? yanıtlanması için soramadığı soruları ortaya attıkça özü olan bir şeyler söylüyor olduğu yanılgısına kapılması, kapıları artık bir aşama gibi görmüyor oluşuyla ilgili geliyor. yanılıyor, farkında ama yanılmak istediği kapılar eşiğinde isminin söylendiği kapılar değil; yılların getirdiği birikimin haftaların çözemediği çarpık doğrulara oranla çaresizliği? lüzumsuzca afili laflar mı acaba bunlar diye düşünüyor, dile değip çıkmayan ağda dijital yazımın kodları adeta. melodilerin verdiği cesaret ne kadar boşsa öyle bazen duyguların basımı benliğine, çünkü cümleler birbirini takip edemiyor ve her diyalog esasen bir monologu tamamlıyor. ya da tersi. ses varken isim yoktu, ses yokken isim oluştu. isim hala var ama ses yok. kime oranla oradaysa, hesap tersten kuruluyor. o kelime gelmiyor, ses belirmiyor ve her ihtimal yavaş yavaş yerin dibine doğru itiliyor. ihtimaller üzerinde yükselmek değil bu, burnu kaparcasına kapanan kapılar. eşikteki insanlar boşuna mı sesleniyordu yani son günlerde? belirsiz. ama bir şey çıkmalıysa bu sayıklamadan, anlamın bölünmeden önce bütünlenmesi gerektiği herhalde. zor, ne kadar?

*jeff buckley net ve çok sert. 

20 Haziran 2016 Pazartesi

firewatch*

hiçbir şey beklenilemeyecek bir boşluğa girmişken ve taşınabilecek her şey artık sadece bir çanta dolusu iken birkaç cümle duyuyor. uzakta silueti olduğu sanılan bir karaltı görüyor diye ona atfediyor sesi ve tereddütünü elden bırakamadan cevap veriyor. o sırada fark ediyor ki her hitap bir bakıma iletişimin farklı kanallarını açıyor, her kanal bir başka beklentiye zemin oluyor. önceleri belli belirsiz yansır gibi gelen sesler zaman içerisinde ver-kaça dönüştükçe anlamlanmaya başlıyor: işteş eylemlerin fonetik çekimi artık günü belirliyor. hiçbir şey beklenilemeyecek boşluk şüpheyle dolarken "acaba"lar paranoyaları besliyor, kimi zaman sanki ön plana çıkıyor kimi zaman ya öyleyse. ama hiçbiri esasen genel perspektifin bir parçası olarak belirmiyor, hep bir çanta ve bir çift göz...

şüpheler yerinde sayınca biriktiriyor, saymayınca bir şeyleri deforme ediyor, değiştiriyor ya sanki, işte öyle keşfe yöneltiyor onu da bu sefer. kendince içselleştiriyor ve sağlamlaştırıyor diğer sesi, üstünde durdukça aslında o sesle beraber yükseliyor, sadece farkında değil. o ses yükselttikçe çevreyi görmeye başlıyor, çevreyle beraber perpektif genişliyor; yoksa büyük bir keşif mi gerekiyor? oysa hep bir kulede gözetliyordu çevreyi. ya da en azından bu sanıyordu işini. ama betonların titreşimi korkuturken sesinki hep farklı bir güdü uyandırıyor, her seferinde çelişen ve her seferinde farklı biçimde motive eden. o yüzden kule gibi değil bu sefer durduğu yükseklik, adeta bir masal kahramanı şarkıdakinden farklı olarak, zira roman ne kadar güne yakın o kadar bir yanıltmaca, belirsiz. oysa masal öyle mi? boyutlarını kulede kendin kurduğun bir evren gibi, hani diyorlardı ya hep: idealize etme. cevaplasaydı içinden geçenle sanki çiğ olacaktı her şey: "çöpü de mi atmayalım?" tam olarak buydu belki de problemi, çelişkileri verili alırken fazla rahatsız etmeyenleri görmezden gelerek o ağ içerisinde kaybolmak. hani hep severdi ya esrikleşin demeyi, öyle belki de.

her hikayeye bir ama gerekir mi bilinmez ama, sesle yükseldikçe gördüğü çevrede kendisini bırakmaya başladı sonra. anlattığı kendisi artık odaklandığı kendisi değildi kulede. metaforlar karışmış, renkler alacalaşmış ve şüphe her adımı heyecan katkılı bir belki yapmıştı. ihtimallere dair klişeleri tekrarlamaya gerek yok şimdi değil mi, hele de bazı klişeler doğruluğuyla paralel çıkarken olgunluk ve büyüklüğün yetişkinlik tanımında açtığı çatlaklar? ve fakat ihtimallerdi insanı yönlendiren, hani insanın yönelim gerçekliğine zemin oluşturan beklenti hep gelirdi ya ikili formda: ha endişe ha arzu. işte orada bıraktı kendisini, çevreyle sarhoş olmak her zamankinden daha etkileyici geldi, çünkü ses. nihayetinde kule betondu ve bunların hepsi bir döngüdeydi yoktan yere. diğer her hikaye ve isimse sıradanlığıydı sadece bunun, ötesi yok. andırışmalar çoğalıp, çevreyi dumanın yarattığı sis kapladıkça sesin kırılganlığı daha belirleyici oldu: gerçekten var mıydı beraber yükseldiği ses, yoksa uzaktaki siluetin yakıştırması bir başka boşaltılmış kule miydi? dumanlar yükseldikçe daha çok belirdi sadece o bir an için var olan gerçek: kurtarıcı yoksa da ses yükseklik korkusu bırakmıyordu, oysa son hep tatminsizlikti.


*firewatch üzerine bir kişisel güzelleme.

19 Haziran 2016 Pazar

tamamen ortada olan şeyleri ifade etmek en zoru galiba: ya gereksiz bir giz yaratılıyor ya da dil en işlevsiz haliyle kullanılıyor. bu yüzden tanık olunan belli kişiler ya da olaylar ilgiyi cezbettiği sürece bırakılamıyor sanki bir kenara. çünkü herkesin sıradanlığından ayrıksı bir sıradanlık koyulmuş oluyor ortaya ve bu, anı raftan alıp günün içine bırakıyor. şunu sormak gerekiyor sanki sevme biçimlerinden hareketle: tam olarak kiminle ilgili bu? yani tikel takılma halinde var olan bir diğeriyle mi yoksa bu hallerin genelindeki kalıpta beliren benlik ile mi? buradan bakınca tam bir chet baker şarkısı yani. o kadar klasik, o kadar bilinen, ve o kadar etkileyici: sertliğinin tüm pofudukluğuyla. ama bunu ne kadar ve nasıl kabul edersen et diğer yanda garbage'ın yenileri daha uyumlu bir gerçeklik sunuyor: hastalıklı bir takılma hali, üstelik o büyük masala da o gelgeç ilişkilere de meyletmeyen. "boşum, çünkü tek konuştuğum" diyor ya mesela mealen, özsel bir yokluğa dair söylediğiyle bir anlamda yine baker'a çıkıyor aslında. ama sonuçta ikisi de sanki bir mod zamanın geçişine dair. varsa elinde bir kadehin ve henüz yeni yeni süzülüyorsa yudumlar, çalıyor farkında dahi olmadan baker saksafonunu o siyah beyaz sahne resimlerini anımsatırcasına bir başına. ve ilerlediysen biraz veya sadece dolambaç halden sıkıldıysan yüksek perdeden giren bunaltı shirley manson'ın vokalinde hissettiriyor kendisini. fakat hepsi bir şekilde sınırlı bir zamana yayılırken travis'in hüzün farkındalığı yüksek melodileri belirliyor sanki günü bir şekilde: tanrıya dua edecekken cennetin uzaklığına dalıyorsun* çünkü her seferinde. 

silik imajlarla uyanıp da tam az önce gerçekleşmiş olması mümkün olmayan şeyler üzerinden gerçeklik yanılgısına düşmek gibi sanki biraz; sersemlik aynı, imajlar ve onlardaki tahayyül payı denk ve her şey aynı saçmanın içerisinde. buradan bir kabulün çıkamayacak olduğu, çünkü tüm bu sayıklama halinin tikel karşı çıkışlardan ileri geldiğini fark etmek pulp'ın devreye girmesi için yeterli sanırım: "öylesine bir çeşit yaşam isterken, köşeleri budanmış."



13 Haziran 2016 Pazartesi

uçurtma*

önceki dilimden elektronik altyapısı yadigar kalmış buhranlı '90'lar melodileriyle yarışıyor '70'lerin içkin neşeli olanları. anlık düşüş çıkışlar, birkaç kelime etrafında durmadan dönen telaş... bir baktığında zifiri karanlık, kalıyorsun öylece, nefes zorlanıyor; sadece bir müddet sonraysa gündoğumu gibi bir hava karşılıyor ve kıpırdanmaya başlıyorsun. sanki yeni bir şeyler gelecekmiş gibi umuda kapılıyorsun, ama uzun sürmüyor zihinde kurulan tahayyülün kendini bırakması olduğu gibi: tıpkı 70'lerin çekilişi sahneden. güreli diyor ya, hepsinin biçimi bir değildir, olamaz diye. işte o an fark ediyorsun; kimi sadece zihinsel bir uğraş, işte o zaman pek hırpalamıyorsun kendini, bir bakmışsın yıllar sonra şaşırabileceğin birkaç satır çıkmış. bir de başkası var; o zaman üzerinde düşünülen sözcüklerin yeri değişiyor ve ortada yazılacak olan kalmıyor. kalıyorsun olabildiğine banal; bir nefes, bir yudum. sonrası yok.

*mehmet güreli'nin uçurtması fazla acımasız.