25 Aralık 2012 Salı

Lanet olsun, dedim kendi kendime o kadar Hollywood filmi izlemiş olmanın verdiği alışkanlıkla; daha henüz 20 yaşımdaymışım.



Ian Curtis çekip gideli -richey edwards çekip gitmişti, ian curtis buralardan çekip gitti, müntehir diye anılır oldu- 32 yıl olmuş, belki artık özlenmiyor ama hala kendine yer edinebiliyor, yer edinilemeyen diyarlarda onun gibi bakanlarda. Neredeyse tüm şarkılarını sevsem de Joy Division'ın New Down Fades'in başka bir tadı var. 

Bir Sevda ise Erkan Oğur'un geçen sene -hala 2012- çıkmış olan albümünde ilk dinlediğim anda geri kalan tüm şarkıları bir süreliğine dinlemeyi bıraktırmıştı. Hangi melodi olursa olsun, var olan ve artık uyanan hislerden sonra gürültü gibi geliyordu. Neyseki şimdi New Fades Down'la birleştirmeyi başarabildim.

23 Aralık 2012 Pazar

Richey, ben neden buradayım?*

Geceye övgüler sunmaktan başka yapacak bir şey yok. İsteksizlikten yakınan ben sorunumu ıskalıyorum her seferinde, o kadar fazla şey için heves var ki oysa, bu yüzden paralize oluyor gibiyim. Gece tüm büyüleyiciliği haricinde bu yüzden daha da farklı bir noktaya oturuyor benim için. Çünkü tüm hevesler aslında birer imaj, ve bundan kastım sadece gerçekliğin dışında olabiliyor olmaları değil, bunun yanında kendilerine has bir gerçeklikleri olması. Ve gecenin her zaman bunları beslemesi, evde olamayacağınız zamanlarda sizsiz kalan kedinize gerekli zamanlamayla yeterli miktarda yemek verebilmesi için yapılmış makineler gibi yaşayan kendimi sanki kendi cennetimi kurabilmişim gibi hissettiriyor. Gülmek mi istiyorsun, veya günlük boş konuşmalara tahammülün olmadığı halde birkaç eğlenceli diyaloga ortak mı olmak istiyorsun, ya da özdeşleşebileceğin, sanki senmişsin gibi hareket eden karakterler-sadece senden biraz daha cesur olsunlar; her şey işte orada. Uyuşabilmen için her şey hazır ve en güzeli sen bunun farkında olsan dahi istiyorsun, hayır bizler yerine karar veren ve bizim -sizin?- onlara bu hakkı verdiğimizi söyleyen uğursuzların yasaklamış oldukları benzerleri gibi bağımlılık yapmıyor, sadece ihtiyacın var. Çünkü herkes devam edemeyecek kadar cesur değil, ve oyuncakların olmasının bir nedeni var. Ne garip ki herkes yaşları ilerledikçe yapacak şeyleri olmaya başladığını düşünüyor, oysa diyerek bu cümleyi kendi kendime "evet işte işte" diyerek sonlandırmak istesem de ben de gidişatta kayboldum muhtemelen. Hangisinde, orası da muamma ya.

İkinci şarkı bir country güzelliğinin Manics versiyonu ama ilk şarkı yani All is Vanity, 1967'de dün doğmuş olan Richey Edwards'ın çekip gittikten sonra kendisinden kalan sözlerle çıkmış olan Manics albümünden. Üçüncü şarkıysa kişisel Manics favorilerimin tepesindekilerden, ilk dinlediğim ve sevdiğim şarkılarından biri. Keyifli dinlemeler. 

*henry david thoreau'nun sivil itaatsizlik sonucu hapse girmesi üzerine dostu ralph waldo emerson kendisine neden orada olduğunu sorunca verdiği cevap olan "waldo, sen neden burada değilsin" sözünden hareketle richey edwards'a ithafen yazdım o başlığı. bir de ismet özel'e "bi' şeyler" olduktan sonraki kitaplarından birisinin de ismidir o waldo'lu cümle. hoş kaynak -onda da- yine thoreau, ama belirteyim dedim. belki o bi' şeyler olması lafı çok hoşuma gitti kullanmak istedim. neyse.




20 Aralık 2012 Perşembe

Kızılderililer için herkesin söyleyebileceklerini söyleyerek sevmezdim kovboyları eskiden. -Tabi onun da öncesinde bir kovboy hayranlığı vardı ama tarih öncesi zamanlara kadar inmek zorunda kalabilirim böyle gidecek olursam.- Sonrasında insanlara bakış açım genel olarak aynı kalmış olsa da olaylara ve durumlara farklı noktalardan bakabilmeyi öğrendikçe beni cezbeden birçok şey gördüm kovboy hikayelerinde. Saçma sapan kahramanlık üzerine kurulu çöp olanlarından bahsetmiyorum elbette, onların yerli örneklerinden yola çıkarak çok da özel şeyler olmadıklarını önceden görmüştüm zaten. Genel itibariyle bir ulusun kuruluşu açısından önem taşısa ve her zaman gücün etkili bir kabul ettirme aracı olarak manipülasyon için de kullanılmış olsa da kötülerin kötü, iyilerinse iyi olmadığı kovboy hikayeleri kırık bir yalnızlık hali içerir hep, özdeşleşme kurulur ama kurtarılacak olan dünya değildir. Belki yakın bir zamana kadar hiç anlamamıştım neden her güzel western filminin sonunda kovboyların sebepsizce çekip gittiğini. Basit bir romantizm değil oysa o, basit bir kaçış belki, veya mantığın hiçbir zaman yanından geçmeyeceği ve kesinliğin hiçbir zaman olmayacağı bir narsizm ya da kişisel bir kefaret. Bukowski özellikle bu facebook muhabbetleriyle beraber zaten saçma "hayran kitlesini" iyice genişletmiş olduğundan, kendisine yönelik ilgimi genelde gizlerim. Ama zaten o yaşarken de bunu umursamamıştı, şimdi hiç umursayamaz. O yüzden şimdi, boktan yazan adamların en güzelinden, onun için çekilmiş olan ve onun da göründüğü bir sahneden yardım almak problem olmasa gerek.


- İnsanlara dayanamıyorum, nefret ediyorum onlardan.
- Ah, öyle mi?
- Sen de nefret ediyor musun?
- Yoo, ama onlar etrafımda değilken daha iyi hissediyor gibiyim. 


8 Aralık 2012 Cumartesi

They Say I'm Doing Just Fine - Michael Kiwanuka

Başkalarının cümleleriyle iletişim kurmak zor. İkisine de dayanmak zaten başka hikaye; farklı bakışlardan, farklı hislerden. Yine de ne güzel demişsin sayın Süreya, evet, hayat kısa, kuşlar uçuyor. Ve evet sayın Süreya, keşke yalnız bunun için sevseydim seni


3 Aralık 2012 Pazartesi

Wicked Game - Chris Isaak

 

Belli belirsiz bir sahne canlanıyor gözümün önünde. İçinde olduğumuz bu milenyumdan önceki yakın bir zamanda, öylesine bir yerde... Oturulacak minderleri neredeyse dayanılacak sırt bölgesindekiler kadar büyük ve bir şekilde ince olan koyu renk bir kanepe, renklerle zaten hiç iyi değildim. Üzerinde kimisi açık, kimisi kanepeye uyarcasına koyulukta günlerce orada birikmiş birkaç tişört, pantolon vesaire. Onların hemen yanına yayılmış oturan birisi, sanki beliyle sırtının üzerinde oturuyor da kafasına yaslanıyor gibi, bacakları vücudundan reddedilmişçesine duruyor üzerlerine neredeyse hiçbir kuvvet uygulanmadan, ayak uçlarında karışık ama kendi içerisinde tutarlı desenleri olan bir halı, üzerinde koyu kahverengi gösterişsiz bir masa, dört ayağın varlığının en önemli özelliği olduğu zamanlar çünkü. Yüzeyinde simetriye inatla duran kimisi boş kimisi yarısını bir yerlere bırakmış birkaç kase, birkaç şekilsiz şişenin aralarında durmasına aldırmıyormuş gibi. Kanepenin arkasındaki pencereden tül perdenin hafifleterek içeriye aldığı güneş ışığı mı içerideki kahverengi havayı kırmızılaştırıyor, yoksa zaman mı o fotoğraflara benziyor belli değil. Hiçbir elektronikliği çağrıştırmayan mütemadi bir gürültü hakim, ve bir soru yükseliyor tüm hepsinin arasından, yöneldiği yerde birisi var mı yok mu, görünmüyor.

2 Aralık 2012 Pazar

I'm A Fool To Want You


Bir şarkı ve birbirinden güzel üç insan. I'm A Fool To Want You, ilk olarak Sinatra'nın 1957 tarihli Where Are You? albümünde yer almış. Sonra da Billie Holiday 1958 tarihli Lady in Satin albümünde söylemiş. Şarkı zaten Billie Holiday'in alışılmış ballad temposunda olduğu için pek sürpriz değil tabi. Chet Baker'ınsa yaşarken kendi albümlerinden birinde hiç olmamış mı şarkı nedir ben anlamadım. Neyse, dinleyelim;





25 Kasım 2012 Pazar

Afraid Of Everyone - The National

Ben korkuyorum, utanıyorum, sıkılıyorum. Hep öylece duruyorum, bakıyorum, izliyorum. Bu böylece devam ediyor, fiiller bazen değişiyor, dil bilgisi açısından etkin olsalar da, neyse ne bileyim, bunu söylemek bile garip.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Magic Chords - Sharon Van Etten

Öyle güzel ki şarkı da video da, öyle güzel tamamlamışlar ki birbirlerini, öyle güzel anlatmışlar ki bazı şeyleri, susup tekrar tekrar dinliyor-izliyorum. 

ayrıca kıyı müzik'e ne kadar teşekkür etsem azdır sanırım. duyacaklarsa eğer kendilerine sevgilerimi saygılarımı falan iletiyorum. 

18 Kasım 2012 Pazar

Beklediğim birisi yok. Doğrusu herhangi bir olay da yok, sakin her şey. İnsanlar bir şeylerden konuşuyorlar, sürekli. Ne buluyorlar bilmiyorum, ya da nasıl dayanıyorlar. Hayır, sürekli bir arada olmalarına, olabilmelerine sadece arada bir takılıyorum, derdim o değil. Düşünecek daha önemli şeylerim de yok gerçi.


 Aylin Aslım'ın ilk albümü diğerlerinden gerçekten farklı ve güzel mesela, oradaki en popüler şarkı olan Senin Gibi'ye tekrar taktım birkaç gündür. Sürekli o çalıyor. Kimin gibisi değil, zaman içerisinde bu kadar kendinizle kalınca bir süre sonra birçok şey tensel değil daha soyut geliyor. Sanki giden neşeye şarkı söylüyor gibi. Ne kadar arabesk geliyor kulağa, biliyorum. Ne var ki tasasızmış gibi söylüyorum bunları, üzerimde hissettiğim bir şey yok, ya da o şarkıcıların sırtlarında dünyayı taşıyormuşçasına şarkıyı söylerken yüzlerinin aldığı hal. O önceki şarkıya dönersem; klibini de açıyorum ve sadece sokakların göründüğü sahneleri izliyorum. Garip, çok tanıdık geliyor. Sanki bir zamanlar oradaymışım gibi. Sankiyle başlayınca söze her şeyi söyleyebilirmişim gibi de gelmiyor, yani gerçekten sadece bunu söyleyebiliyorum, gerçekten çok tanıdık.


Düşüncelerim ne kadar dağınık, belki de yoklar. Kaygılanacak belirli bir şeyim yok, biliyorum, ama zaten asıl kaygı verici olan bu değil mi, yani bu durum? Ne anlamı var tüm bu yazdığım ettiklerimin fikrim yok, insanların okuyup okumaması da değil aslında mesele. Onu sinema denemelerimde/notlarımda önemsiyor gibiyim daha çok. Ama bunlar, yani eğer bilinmesini istiyor olsam tüm bu karışıklığımın, bu ifadesizliğin gider insanlarla da düzgünce iletişim kurardım, konuşurdum. Ama benim için o nasıl bir külfet anlatamam. Okulda günün sadece ilk ve son ders saatlerinde dersim olduğundan tam 7 saat ders aram varken bile tanıdık biri görünce yolumu değiştiriyorum. Kitaplar anlamsız, insanlar anlamsız, uyumak anlamsız. Sanki o kavşaklardaki havuzlar gibi her şey, ya da havuz denilemeyecek su birikintileri. Bazen de öyle bir heves hali oluyor ki bilemiyorum n'apacağımı, içimde patlıyor resmen.

Ankara havası tam kendini bulsa bir keşke. Kar, yağmur, soğuk, sis. Yok yok tüm ifade etmekte zorlandığım, bahsettikçe saçmaladığım ruh halimi havalara bağlamayacağım, yapmam ben öyle şeyler kolay kolay.

16 Kasım 2012 Cuma

Lonerism - Tame Impala

O nasıl güzel bir fotoğraftır, nasıl güzel bir albüm kapağıdır. 
Ayrıca ne gariptir ki üstüne tıklayınca büyüyor o.







7 Kasım 2012 Çarşamba

Sylvia Plath'e.

Sadece Plath'i anımsattığı için, belki yankılanırsa diye bir yerlerde. Ufak da olsa bir ihtimal. 


 
Normalde bu kadar uzun bir alıntı yapmayı düşünmüyordum, ama söz konusu O olunca durduramadım kendimi, her ne kadar bunları buraya aktarması fazlasıyla yorucu gelse de bana.


 "...Her yerde o solgun bekleyiş. Sizse bütün bunların devinen örneğisiniz. Kendinizin, kendinizce, kendiniz için. Tanrım, tümü bu mu, koridor boyunca sekmesi gülüşlerle gözyaşlarının? Kendine tapınmayla kendinden iğrenmenin? ünle tiksintinin?"

"Tanrım, ben kimim? Bu gece kitaplıkta oturuyorum, tepede göz kamaştırıcı ışıklar, yüksek sesle vınlayan vantilatör. Kızlar, her yerde kızlar, kitap okuyorlar. Yoğun yüzler, pembe, beyaz, sarı. Bense burada kimliksiz oturuyorum: yüzden yoksun. Başım ağrıyor. Tarih okunacak... Uyumadan önce kavranacak yüzyıllar, yarın sabah kahvaltısından önce özümsenecek milyonlarca yaşam. Ama gene de, evde benim varlığımla dolu odam var, biliyorum. Bu haftasonu buluşmam var: biri benim yalnızca ad olmadığıma, bir insan olduğuma inanıyor. Bunlar benim, kimlikten yoksun, yalnızca sinirler düğümü değil, bütün bir insan olduğumun biricik belirtileri. Yitip gitmişim. Huxley olsa gülerdi. Nasıl bir koşullama merkezi burası! Yüzlerce yüz, kitapların üstüne eğilmiş, vantilatörler vınlıyor, düşüncenin kıyısı boyunca tempo tutuyorlar. Bir karabasan bu. Güneş yok. Sürekli bir devinim var yalnızca. Duracak, içimi düşünecek olsam çıldırırım. Öyle çok şey var ki, bense çeşitli yönler arasında parçalanmış, çekile çekile incelmiş, erişemeyeceğim denli uzak ufuklara karşı gergin. Alman kavimlerinde durup biraz dinlenmek: Ama olmaz! Sürdürmeli, sürdürmeli, sürdürmeli. Yüzlerce yıllık imparatorluklar, gerileyiş ve çöküşler boyu. Hızlı, ardsız aralıksız bir tempo. Bir daha güneşte dinlenebilecek miyim -ağır, gevşek, altın rengi ve huzur içinde?

Sanırım, yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorum şimdi. En azından anlık yalnızlığın. İnsanın kendisinin belli belirsiz özünden geliyor - bir kan hastalığı gibi bedenin her yanına yayılıyor, öyle ki insan matrisi, bulaşma noktasının yerini belirleyemiyor. Şükran Günü tatilinden sonra Haven House'a, odama döndüm gene. Sıla özlemi, şu anda bana egemen olan hastalıklı duyguya verdikleri ad. Odamda, iki dünya arasında yalnızım. Aşağıda birkaç -birinci sınıf öğrencisi yok, gerçekte tanıdığım kimse yok. Varlığımın bahanesi olarak mektup kağıdıyla inebilirim aşağıya, ama inmeyeceğim henüz - henüz hayır. Hayır, yapmacık bir gevezelikte kendimi yitirerek kendimden kaçmaya çalışmayacağım: "Tatilin iyi geçti mi?" " A, evet, seninki?" Buradan kalıp bu yalnızlığı kağıda iliştirmeye çalışacağım. Şükran Günü'nün o dört gününü güçlükle anımsayabiliyorum -evin bulanık bir görünümü, ayrıldığım zamankinden daha küçük, kararmış sarı duvar kağıdı üstündeki benekler daha belirgin; benim eski odam, artık pek de benim olmayan, tüm eşyalarım gittiğine göre; kendimi kandıramıyorum, çıplak, yalın gerçeği görmemezlik edemiyorum: ne denli coşkun olursanız olun, karakterin yazgı olduğundan ne denli emin olursanız olun, elektirik lambasının yapmacık keyifli parıltısının içine dolan saatin yüksek sesli tik taklarıyla, odanızda bir başınıza kaldığınızda, hiçbir şey gerçek değildir, ister geçmiş olsun, ister gelecek. Ne geçmişiniz, ne de geleceğiniz varsa, ki önünde sonunda şimdiki zaman bunlardan oluşmuştur, şimdiki zamanın boş kabuğundan kurtulur, canınıza da kıyarsınız. Ama kafatasımdaki, "Düşünüyorum, öyleyse varım" diye papağan gibi yineleyen soğuk usavuran boz madde, her zaman bir dönemeç, bir aşama, yeni bir eğri vardır, diye fısıldıyor. Ben de bekliyorum. Güzellik neye yarar? Geçici bir güvenlik yakalamaya mı? Beyin neye yarar? Yalnızca, "Gördüm, anladım" demeye mi? A, evet, doğal olarak aşağıya inip, sayılarda avuntu bulmaya çalışmadığım için kendimden nefret ediyorum. Burada oturduğum, içimde ne olduğunu bilmediğim şeyler arasında bölünmek zorunda kaldığım için kendimden nefret ediyorum. İşte buradayım, anılarla gelecekteki düşlerden bir çıkın, oldukça çekici bir et çıkını içinde düğümlenmiş. Bu etin nerelerden geçtiğini anımsıyorum; nerelerden geçebileceğini düşleyebiliyorum. Görsel sinirlerin, tad alma cisimciklerinin, kösnül algıların eylemlerini kaydediyorum buraya. Ve düşünüyorum: maddenin uçsuz bucaksız denizinde, tanımlanmış, varlığının bilincine varma yetisi olan tek bir damladan başka bir şey değilim. Milyonlar içinde, ben de doğuştan gizilgüç olarak her şeydim. İçinde bulunduğum ortam, soyaçekimin yüzeye çıkan kısımları beni bodurlaştırdı, daralttı, eğip büktü. Ben de, onlara göre yaşayacağım bir dizi inanç, bir dizi standart bulacağım, ama bunları bulmanın doyumunu, sığ, iki boyutlu yaşamada en son yere vardığım olgusu zedeleyecek -bir dizi değer. Yarın yeniden derslere, sınavlara hazırlanma zorunluluğna dalınca kuşkusuz bu yalnızlık bulanacak, azalacak. Ama şimdi bu yapay amaç ortadan kalkmış, geçici bir boşluk içinde dönenip duruyorum. Evde dinlendim, oynadım; burada, çalıştığım yerde, rutin geçici olarak askıya alınmış, kendimi yitik duyumsuyorum. Şu anda yeryüzünde benden başka hiçbir canlı yok. Koridorlarda yürüyebilirdim, boş odalar dört bir yandan alaycı alaycı esnerlerdi yüzüme bakıp. Tanrım, ama yaşam yalnızlıktan başka nedir ki, tüm uyuşturuculara, hiçbir zaman amacı olmayan "partilerin" yaygaracı neşesine karşın. Sonunda, içinizi açabileceğinizi duyumsadığınız birini bulunca da, ağzınızdan çıkan sözleri işitince donakalacaksınız -içinizdeki küçük, kasılmış karanlıkta öylesine uzun zaman kapalı kalmaktan öylesine paslı, öylesine çirkin, öylesine anlamsız, güçsüz ki. Evet, sevinç var, gerçekleştirmeler var, arkadaşlık var -ama ruhun, kendi kendini yıldırıcı bilincindeki ruhun yalnızlığı korkunç, egemen.
(...)
Düşbozumuna mı uğradım? Evet. Niçin? Çünkü Tanrı olabilmek benim için olanaksız -ya da evrensel kadım-ve-erkek- ya da fazla bir şey. Ne duyuyor, ne düşünüyor, ne yapıyorsam oyum ben. Varlığımı olabildiğince tam olarak dile getirmek istiyorum, çünkü böylece canlı oluşumu haklı çıkarabileceğim düşüncesini edindim bir yerden. Ama ne olduğumu dile getireceksem, bir yaşam standardım, bir atlama tahtam, bir tekniğim olmalı -kendi kişisel, içe dokunan küçük kargaşamı keyfimce, geçici olarak düzenleyebilmek için. Bu standartın ya da atlama tahtasının ne denli yapmacık ve taşralı olduğunun yeni yeni bilincine varıyorum. Bu benim için yüzyüze gelmesi çok güç bir şey.(...)"

sylvia plath, sylvia plath'ın günceleri, oğlak yayıncılık, ikinci baskı, mart 2000, s.30/ 34,35,36/ 41. 

3 Kasım 2012 Cumartesi

There's Nothing I Wanna See / There's Nowhere I Wanna Go

Eddie Vedder'ın son yıllardaki birkaç şarkısıyla beraber şu an hatırlamıyor olabileceğim birkaç örnek haricinde pek sevmem aslında bu orman ne güzel ah ne güzel temalı şarkıları. Ama geçtiğimiz günlerde, takip ettiğim ender youtube kanallarından biri olan Nanalew kişisinin son videosunda rastladım aşağıdaki şarkıya. Son zamanlar sıkça kullandığım cümleler "ee n'olmuş yani" hissiyatı taşıdığından bir anda ilgimi de çekti, işin doğrusu, her zaman etkili olmuş o dandik "potansiyelini harcama" klişesini tersten kullanıyor olması hoşuma gitti. Blue Valentine'i sevmiş olma sebeplerimden biri Dean'le Cindy'nin potansiyel üzerine konuştukları otel odası sahnesidir, hani Dean'in potansiyel ne, ne anlama geliyor, potansiyel, ne için, neye çevirmek için benzeri çıkışıyla sonlanan diyalog. Yani konu uzun zamandır kafamın oralarında buralarında dolanıyor, dolayısıyla şarkıya denk gelince şimdi atladım bir anda.

Don't Waste Yourself gayet sıradan aslında, buralardaki diğer şarkıların aksine muhtemelen haftaya açıp dinlemeye üşenirim kendisini. İronik tabi, MTV'yle şekillenen o köpük beklentilerden bahsedip bir nevi insanı kendi cennetini yaratmaya teşvik etmeye çalışırken bu kadar kısa ömürlü olmak, ama şaşırtıcı değil.

Aslında Manics'in ilk dönem şarkılarından biri için gelmiştim ben buraya. Richey'nin olduğu zamanlarda da çok güzeldi, o yıllar yıllar önce gittikten sonra da hala güzel Manics, ama o varken biraz daha sertti sanki. Bazı şeyleri onun kadar yoğun hissetmiş olan birisi için beklenmesi gereken bir etki belki de, kim bilir. Yine de ilk video-şarkı çerezlik olsun, oradan bakınca birbirleriyle ters düşüyor mü düşmüyor mu bilmiyorum ama, asıl olan ikinci video-şarkı, başlığı da şarkının sözlerinden almış olduğum Manics'inki işte.    

Birleşik Devletlerde bir hafta kadar sonra olacak seçimde adayların kampanya videolarındaki gibi ben Umut HırGürses, ve bu mesajı onaylıyorum, diyerek bitiresim geldi. Biraz da gevşemeden dursak şaşırırdım zaten. Ha bir de ilginizi çekerse bu General Ghost isimli elemanlar bu şarkılarının da içinde bulunduğu EP'lerini ücretsiz olarak downloada açmışlar kendi sitelerinde.  




28 Ekim 2012 Pazar

Bir sade kahve

Havayı kokladığım anlar var. Tam hatırlayamadığım zamanlarda dinlediğim şarkıların tekrarı gibi.   

Bir keresinde pek tanımadığım birisi bana neden sadece bir şey sorulduğunda konuştuğumu sormuştu. Doğru düzgün cevap veremedim, çünkü önemsizdi söyleyeceklerim, ve çünkü önemsizdi söyleyecekleri. Ve çünkü önemsizdi bunları söylemek de.


   

23 Ekim 2012 Salı

Tam güzel adam Richey Edwards aklıma gelmişken karşıma çıktı bu resim. Kat Kon isimli flickr kullanıcısı yapmış. Normalde indirilmesine izin vermemiş ama çeşitli çakallıklar yaparak resmi indirdim, çaktırmayın. Neyse, güzel işte. Öyle.


17 Ekim 2012 Çarşamba

Merhaba, .

Aynı cümleler yazıyor burada, okuyabiliyor musun? Hani o haftanın beş günü söyleyecek yeni fikirleri olmasa da yine de yazan gazetedekiler gibi. Herkes bir şekilde anlam ve zıttının ilişkisinden bahsediyor-umsu, artık tüm dünyanın tamamen bundan ibaret olduğunu düşünmeye başlıyorum, sanki insanları diğer canlılardan ayıran tek şey anlaşılamadıkları düşüncesinin bu kadar aktif olması. Zaten biliyorsun, herkes aynı filmleri seviyor.

Aslında burada olmadığımı henüz söylemedim kimseye, biliyorsun - musun?, cümleler söylenmesi zor şeyler değil gerçekte, o yüzden üzerinde biraz daha zaman harcamalı. İçinde arayış olan her hikayenin birbirini andırması gibi biraz, yani çok önemli değil taraflar. Kim varki zati taraflar mühim olsun? Merhaba. Sadece merhaba. Devamında daha fazla cümle gelmiyor dünlerde-bugünlerde, ne kadar kolay olsa da. Kendimi ifade etmek isteğim adına arda kalan ufak kırıntılardan da arınmaya çalışmıyor olsaydım daha farklı sürerdi muhtemelen bu bahis.

Hikayeler böyle başlıyor aslında, belki yalnızca benim bildiklerim, ve belki biraz da çaba istiyor. Ama ben başka hikayelerin içerisinde daha rahat ederim, uluslararası siyasi birliklerin gözlemci ülkelerinin hepsini selamlarım.

güzel dinlemeler.





3 Ekim 2012 Çarşamba

Gölgelerin gücü adına!

Sadeleştirmeye çalıştıkça sürekli dönen bir soru buluyorum: bir problem olması mı gerekiyor?

İçinde bulunduğu her yeri bir film sahnesiymişçesine izleyen birisi olarak, bazen gerçekten anlam ifade eden şeyler yazabilmek isterdim. 

Neyse, Gölgelerin gücü adına! 






Bir de pek popüler olmadığı için gayet mutlu olduğum, nereden nasıl oldu da bilemediğim yeni keşfimi tanıtmak isterim, yani yeni dediysem birkaç aydır dinliyorum. 


nick cave'in hold on to yourself şarkısındaki resim çok güzel evet, ressam patty forte linna imiş. 

29 Eylül 2012 Cumartesi

Calexico / Ani DiFranco


Bu ay çıkmasını en az Cat Power'ın Sun'ı kadar beklediğim diğer bir albüm, en sevdiğim gruplardan Calexico'nun Algiers'ıydı. İşte o albümden Splitter'ın videosu da olmuş eylülün başında, ben albüme dalıp videoyu yeni gördüğümden bari şimdi ay biterken dinleyelim dedim burada.

Bir de ben keşke şurada olup Ani DiFranco'yu dinleyebilseydim istiyorum, hatta orada bir de Untouchable Face'i söylediyse ne diyeceğimi bilemiyorum. Tabi bu "ne diyeceğimi bilemiyorum"un sonunda söylemem gerekeni ikinci videoda kalabalıkla beraber söylüyor DiFranco, kendisi de ne diyeceğini bilemedikten sonra. Aman ne çok dedik, söyledik. Susup dinliyorum ben tekrar.



21 Eylül 2012 Cuma

Weltschmerz*

Takvimler göstermiyormuş olacakları, boşuna o kadar zaman harcadım karşısında. Uğraşıyorum ve sanki sadece bir şeyler ifade edebilmek için yapıyorum her şeyi, o yüzden bazen sadece durmak istiyorum, duvarların her şeyden önce bakmak için olduğunu kanıtlamak istercesine ve bir sinema perdesi olabileceklerine inanırcasına. Takılıp kaldığım imgeleri yinelemeye gayret göstermiyorum artık, kurgular her zaman bozulmaya meyilliler, yani Murphy mi bilmem ama birileri haklı olmak zorunda değil. Binaları bodur ve nadir şehirlere gitmek istiyorum lafın kısası ya da yükseklik korkusunun yukarıda değil aşağıdayken hissedileceği o meşhur şehirlere, yani gitmek sadece, bu şehir de gelsin tabi arkamdan yoksa o sokaklarını benim bulacağım şehirde orada olmuş olamamki. Sabah kalkıp bıkkınlıkla ama opsiyonelliği göreceli olarak CD'yi o okuyucuya sürükleyen adamın bir süre sonra henüz şarkı bitmeden yere yığılışı ve onun artık sadece ayakkabılarını görüşümüz gibi, müzik devam ederken dans etmek değildir yani belki yaşamak, hele de dans etmeyi öğrenmek gerekiyorsa, bir-ki-üç-dört bir-ki hoop.

Herkes uyusun, saymak için uğraşmak istemediğim onlar-bunlar; herkes. Ne olduğunu bilemeyip de adını kendimiz koyduğumuz ve bir daha da bulamadığımız yıldızları izlemek değil çünkü gece, hiçbir zaman öyle olmamıştı. Vazgeçebilmek, filmde o an o müziği duymak gece, iyileşmeye değil hastalığa inanmak ve bu gibi beylik gözüken ama aslında uzak olan daha birçok şey, çünkü her şeyden önce duvarlara ihtiyacım var. Hatırlamakta zorluk çekilen o eski insanların evlerindeki odalara çalan vakitlerde söylenen bir şarkı gibi, akla gelen değil farkında olmadan akılda kalan kokular.

Birkaç yıldır şarkılarını birbirine karıştırıp dinliyorum bu ikisini (Red House Painters ve Black Box Recorder), burada birisi üstünlük elde etmiş gibi dursalar da.





*en direkt çeviriyle, dünya ve zamandan duyulan acı, bıkkınlığı ifade eden almanca bir sözcük. fiziksel gerçekliğin zihnin isteklerini hiçbir zaman tatmin edemeyeceğinin farkında olan insanın ruh halini oluşturan his.

5 Eylül 2012 Çarşamba

St. Benebali'nin Kimman Beye Vasiyeti

Bazı seslerin seni rahatlıyor olmasına bakma, hepsi sadece güzel olsun diye var. Okudukların da öyle, okumadıklarınsa sadece göz yanılması, aslında gördün. Cümleler hep farazi olmuştu, elinle tuttuklarından çok gözünle göremediklerinle oynuyorsun çünkü. Sakin. Emir kipinde konuşan insanların rahatsızlığına sahip oldum sanırım, aslında güzel şeyler düşünmüştüm. O, limon kabuğuyla limon tadının farkını söyleyememek gibi, yoksa farkındasın biliyorum. Karanlık olmalı zaten, her şey net olamaz, biraz iç dünya-his falan. Gece o yüzden tüm heveslerin kafesi, o yüzden keyif anlatılamaz- belki resmedilir. Zamanı yakalayacağını sanma, eski neden güzel gelir sanıyorsun- kurgular bilinir. Hiç karşılaşmadığını düşünsen de o eski fotoğrafla, tanırsın oraları, yoksa bilmediğinden değil o gördüğünde hissettiğin şey. Sadece unutma; güneş tüm hevesleri yakıyor bazen, ve sanki bir şeyler kalmış dışarıda.


25 Ağustos 2012 Cumartesi

Life Being What It Is*

Benim için sadece 40 yıllık bir şairdir İsmet Özel, aynı kitabının ismi gibi yani; Erbain. Normalde tepkisizimdir kendisine o kitabının ve şiirlerinin dışında, bunda kendi içindeki keskin ve zaman zaman rahatsız edici değişimlerinin/çıkışlarının de/da payı var elbette. Ama ilk keskin kırılma noktasından sonra başta Ataol Behramoğlu'na ithaf edercesine yazdığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabında bir şey söyler ki, beni 3 yıl önce ilk kez okuduğum günden beri düşündürür: İnsan için önüne çıkan bütün yollar "yürünebilir" ise, o insan artık kaybolmuştur.

Uzun bir süre aksini iddia ettim kendi kendime, asıl insan için önüne çıkan tek bir yol "yürünebilir" ise o insan yoktur dedim. Sonra kendi içimde de çelişkiye düştüğüm çok oldu. Birkaç zamandırsa garip bir biçimde, yine kendi kendime, mütemadiyen yineliyorum Özel'in bu cümlesini. Genellemelerden uzak durmak için büyük çaba gösteren birisi olarak, bir yanılmışım önceden diyorum- bir hala yanılgının yanılgısına düşüyorum diyorum. Ama sahi, bir insan zaten en baştan kayıp değil midir? Yoksa zaman/ 'ın içinde mi kaybolur? Belki cevaplanması bile bir ömür süresini gerektiren bir noktada birbirini çevirip duran iki sorudur bu, belki de daha başlarken soruyu yanlış soruyoruzdur. Aradığını bulmadan ne aramış olduğunu bilmeyen türlerin bitmez arabeski zaten bir noktada bizlerinkisi. "Oradaydım/yapmıştım" kalıp yaşantısını sürderebilmek adına ileriye anlatacağı masalların derdinde olan dünyalıların arasında kendini ayırmaya çalışmak komik bir an durunca, üstümüzde hala aynı fanus var.  

Dinleyelim,

*yaşam her neyse o oluyor.

17 Ağustos 2012 Cuma

Yumurta?

"Adamın biri psikiyatriste gidip "Doktor, ıııı.. sanırım kardeşim deli, kendisinin tavuk olduğunu sanıyor" demiş. Ve doktor, "E o zaman niye tedavi olması için buraya getirmiyorsun" diye karşılık verince adamın cevabı, "Getirirdim, ama yumurtalara ihtiyacım var" olmuş. Yani, sanırım ilişkiler hakkında aşağı yukarı böyle düşünüyorum; biliyorsunuz, tamamiyle mantıksız ve garip, ve saçma, ve... ama, devam ettiriyoruz çünkü, ııı, birçoğumuzun... yumurtalara ihtiyacı var."  
  
Annie Hall filminin sonunda Woody Allen söylüyor bunları. Ben de arada ihtiyaç duyuyorum tabi yumurtalara, genelde uzak durma eğiliminde olsam da. Hani başka meşhur bir laf da var ya, birkaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın diye, o hesap işte. Mevcut konuya Allen'ın bu sözleriyle girince de aklıma birbirinden eğlenceli saçmalıklar geliyor, hani birçoğu iğrenç espri yaftası altına girmeye aday olanlardan. 

Daha söyleyecek çok şey olabilir de, bu aralar kendime en çok sorduğum soruyu sorarak ondan da vezgeçiyorum: lüzumu var mı? 


alakasız not: google'dan "sinemaskot pornosu" aramasıyla sinemaskot'a giren insan, neler yaşadın ya da yaşıyorsun gerçekten çok merak ediyorum. yani en klişe ifadeyle hayat ya sana güzel ya da bana. ha bir de, sinemaskot'a link veren ama kendi bloguna girişi davetiyeli olan -ya da benim girmemi engellemiş olan- insan, çok merak ettim lan ne yazdın da sadece bir kişi gelmiş oradan. böyle yeşilçam filmlerinde camdan lokanta izleyen küçük çocuk gibi hissediyorum kendimi, ayıp. hoş değil.

14 Ağustos 2012 Salı

Ne dediğimi bilmiyorum ben bazen, çoğunlukla dinlemiyorum. Nina Persson'ın sesi bir şeyler andırıyor bana, çıkartamıyorum, tıpkı keyfini çıkartamadığım şeyler gibi neyi hatırlamam gerektiğini düşünerek. Kuzey demeyi seviyorum belki ama inanın orada ne var bilmiyorum, sadece varsayımlarımın hayalini kuruyorum. İçinde yaşadığım oda gibi her şey, bir pencere var dışarı sadece ama o da problemli. İçtiğimiz suyun ne olduğundan endişe ettiğimiz zamanlarda yaşıyor olmak da pekala bir etken ama söyleyin bana o koskoca Rousseau neden yazmış o zaman o düşleri/günlükleri? Fazla isim şu bu geçmesi gayet normal, dedim ya sanala eğilimli bir gerçeklik artık yaşadığımız. Ben filmlerle falan yaşıyorum, başkaları insanlarla; ne garip ki farkeden çok bir şey olmuyor. Bazen pervasızca, boyalı basın bunu da yaz diyesim geliyor, kendi kendime gülüyorum. Ardından Kuzeye gitmeli, olur mu, diye düşünüyorum. Sonra Kavafis'in satırları çınlıyor kafamın içinde, "Yeni bir şehir bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir." 

Vasata övgülerde ön sırada yer almaya çalışmak artık yaşam, kölelik bitmedi. Kimse özlemesin boşuna kendi küçüklüğünü, hep beraber evcilik oynuyoruz. Gerçi çayın tadı da ne zamandır güzel değil.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Yapma Miden Bulanır



Evet, her şey bitti kendimi giflerler ifade etmek kaldı bir tek. Ancak uzun süredir ruh halimi arka arkaya gelen şu iki güzel giften daha iyi anlatacak kelimeler bulmakta güçlük çekiyorum. Michael'ın selamı vardır herhalde Office severlere de, ben öyle duydum. Bir de gifler burada böyle bir ağırlaştı neden bilmem, neyse en azından hisleri kaybolmadı, zaten boşuna atmadık o başlığı. 

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Mélanie Laurent

"Je vais bien, ne t'en fais pas/ Don't Worry, I'm Fine"dan beri hayranım Mélanie Laurent'e. Şimdi bir de mayıs ayında çıkan ilk albümünü dinlemeye başladım ki...

Kendisini ilk kez az önce bahsettiğim güzel filmin afişinde gördüğümde öylece bakakalmıştım afişe, o zamandan sonra ulaşabildiğim filmlerini tasarrufluca izledim fakat kendisini anlatmak konusunda gerçekten beceriksizim. Sadece bu şarkısını dinleyip videosunu izledikten sonra buraya bir nevi dijital günlüğüme koymak isterken, bir şekilde tanımlamak istedim ama başaramadım, yazdıklarımı beğenemedim. İşte öyle bir insan Mélanie Laurent, şimdi bir de İngilizce çevirilerine bakınca elbette çok daha anlamlı hale gelen bu güzel şarkıyı söylüyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in bir başka boyutu gibi.


2 Ağustos 2012 Perşembe

Solma Fer

Oyunlar alıyorum sürekli yeni "belkiler" minvalinde. Güzelmiş, deyip yargıya varmış olmanın rahatlığıyla bir kenara bırakıyorum hepsini, tıpkı kitaplar gibi. Ya da o diğer bir sürü şey. Opus magnum yazmamın beklenmediğinin bilincinde karalıyorum bu rahatlama satırlarını, okurken de bilincinde olunması için not ediyorum. Zaten Orhan Veli kadar ince değilim, ben Miles Davis'i dinliyorum. "Ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi göz göze gelmek" diyor Ah Muhsin Ünlü; anlıyorum, biliyorum, duyuyorum ama söyleyemem ben; anlamsız olur. Fakat filmler yanıma kalıyor hep, asla unutmam onları. Her kalabalık gördüğümde kaçışım onlar, insanlar öyle olsun isterim, perdede sevilesiler belki zaten onlar da kaçak oldukları için, cümle düşük: düzeltme!

Aylar önce bir kenara bıraktıklarımdan "Duino Ağıtları"na bakıyorum. Rilke'den af diliyorum. O sırada aklıma geliyor ölümü olmayan ağıtlar; ne kadar güzel, boşluğa yakılmış. Ben Uyar değilim ki Meymenet Sokağını bulayım; göğe bakındıktan sonra da zaten saatime bakıyorum, hoş eş Uyar'ım da yok. Hem diyor ya o Uyar, başka eserler üzerine olan yazılar tükenir, yaratıcı değildir diye; ne acı tam da dediği gibi bir şeyler karalarken aklıma geliyor. Ama ben uyardım, opus magnum yok burada. O şarkıdaki gibi, Niagara şelalelerini görmesem de suyu gördüm, o yeter şimdilik ve ta ne zamandan beri beklenti yükselten steril insanlıktan kaçınmaya çalışıyorum. Steril dediğim de işte, direkt değil. İronik bir biçimde oksijen konusunda fazla bencilim, nedeni budur belki, ama tüm başarıyı da üstlenemem. Zaten üstlensem n'olacak, bu sene de tatil kitabıma daha başlamadım, adım adım'la tek taraflıyım. Çünkü her oyunda mızıtmazsam keyfimi kaçamıyorum.

Gece beni paklıyor, ben gece mutlu oluyorum: kurt adamlara inanma! Uyusun tüm insanlar. Kima gibi sosyal göndermelerim yok; iyi geceler kuşlar, balıklar ve Baltimore; diyeyim artık. Ama uyusun insanlar, ben resimlere bakarım, yoksa utanırım. Zaten Marla'yı tanımıyorum, ve ben lacivert sevmem.  


26 Temmuz 2012 Perşembe

İnsan ilişkileri ve çok sevgili -bazen de sayın- Christian Bale. 


evet şiirlerin üzerine çok güzel gidiyor.

'Çarmıha Geriliş'ten Ayrıntı*

*Ah Muhsin Ünlü

Annemi özledim. Özlemi anniyorum. Anlıyorum. Zenit bana ne söylediydi, hatıralanamıyor. Kurumlar ve kuramlar beni anneme üzüyor. Bende şiir yazabilme kaabiliyeti varmış, öyle söylüyorlar. Ne dediğimi bilmemek istiyorum. Hakkımı aramamak istiyorum. Boş başıma dolaşmak istiyorum. Sosyalleşmek istememek gibi bir hak tanınmak istendiriliyorduğum. Sahipsizim. Sonra sokokta dolaşırken her şeyi rasyonalize etmek durumunda kalıyorum. Bazı kediler rasyonalize olmak istemiyorlar. Annem rasyonel ne demek, ağlamıyor. Kendimi bana bırakmak istiyorum. Annemi özlediğim için kızlardan uzak duruyorum. Kızlar bana yaklaşmakda zorluk çekiyorlar. Köfteci de öyle. O da bana yaklaşmakda zorluk çekiyor. Canım akşamları daha çok sıkılıyor. Annem daha çok. Akşamları hava siyah oluyor. Havaya bakıyorum. Hava bana bakıyor. Bana salık verilecek sevgiliyi doğrudan reddetmek durumundayım. Kızlar bana önem vermemek konusunda tutarlılar. Köfteci de öyle. O da bana önem vermemek konusunda tutarlı. Annemi özleyince, annem yok ya hani, böylece Hayati'ye bakıp, Hayati'ye bakıyorum işte. Yani şey oluyor. Hayati benim hayatımda etkili bir yere sahipmiş ben de hani Hayati'ye bakıyorum ya, hah, işte Hayati'nin yani şey. Sonra dışarı bakanca bir küçük irrasyonel kedi görüyorum. Kedi bana aç aç bakıyor. ben ona artık annemi özlediğim için konuşmakmak istemediğimi ancak rasyonel anne kedisiyle gidip gitmesini işte istedim. Kedi bana bakıp gitti. Ben gece korkunca istemediğim kitaplar okuyup anlamadığım annelere saygı duyuyorum. Ataya saygı hamurumun içinde varmış. Benim hamurum orda. Annem beni sevip özler. Ben de böylece yalnızken annemi düşünüp irrasyonel kedi gibi annemin peşinden gidemem. Sonra annemi de rasyo.... Neyse...*

*gidiyorum bu, ah muhsin ünlü, sel yayıncılık, 7. baskı, mart 2012, s. 18-19

Şiiri aynen aktardım; noktalama ve imla şiirin basılmış orijinal haline aittir.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kaçak Yaşama Yergisi*

*Turgut Uyar

Günlerden o gün alıp başımı evin yolunu şaşıracağım
Taze ekmeğim eski kanlarım benim ellerim şaşıracak
Ya da tek başına acıkacaksın sen tek başına gözlerin
Hiç umrumda değil ya şundan şundan şundan korkuyorum
Kim uydurdu bu haziranı bu temmuzları bu yaşamaları gizli kapaklı
Bu yulafları oğlakları bardakları bu bütün puştlukları bu şarkıları
   Hiç umrumda değil yoksa yalnızlıklar, bozuk paralar, uzun boylu ay ışıkları, gelip gelip giden sarhoşluklar, sabahleyin yalnız yatakta az az üşümek, hani insanın kendi kendini bulamadığı, hatırlayamadığı saatler olur ya, işte onlar. Bir keresinde böyle saatlerin birinde bir şarkı duymuştum da işimi gücümü koyup sokak sokak bir kadın aramaya çıkmıştım. Sonra bulamamıştım. Bir iğrenmiştim nedense, gidip bir köşede kusmuştum.
Akşamları eve hep arka sokaklardan dönüyorum
Pencerelere bakmıyorum dükkânların mostralarına bakmıyorum
Kadınların eteklerine bakmıyorum hiç
Sağıma soluma bir baksam biliyorum sapıtmak işten değil
Bir baksam ertesi gün kim bilir nerelerde olurum
Uzak şarkıları dinliyorum sıkı sıkı âşık oluyorum
İyi niyetle merhaba ağaçlar evler bildik bulutlar
Öğrenciler memur kişiler bana benzeyenler
Ben kaçmaya çabalıyorum hoşnut muyum
Siz kaçtığınız yerde hoşnut musunuz
Konuşup gülüşüyoruz umumhaneye nasıl gittiklerimizi anlatıyoruz
Hiç yanıma yöreme bakmıyorum
İlle şeytan minarelerini düşünüyorum büyük pullu deniz dibi balıklarını
Kadınlar adamlar şehri uğultularla dolduran namussuz kalabalık
Yorgun kalabalık iyi kalabalık alaycı düzenbaz kalabalık
Bir karışsam içlerine bir uysam biraz gülmesem
Ertesi gün kimbilir nasıl yaşarım
   Bir çalıştığım oda var üç pencereli, bir arka yol, bir gökyüzü, diğim artık kurtulduğum ağır aksak gökyüzü, her gün her sabah bir şu kadar kuşun, adamın, uçağın, yağmurun yunup arındığı gökyüzü, bir de geceye karışmaya başlayan tek tük ışıklı, ama nasıl sıcak ışıklı tanıdık evler, Zekeriya Bey'in evi, Süheyla Doğrusöz'ün evi, Ali Özaçar'ın bakkal dükkânı, Temiziş kolacısı Süleyman, sonra kendi evim, yatağım, yorganım, çorbalar
Gidiyorum geliyorum dünyayı bu kadarcık belliyorum
   Halbuki biliyorum biliyorum ama ne ben yokum ne onlar eksik
Akşamları hep arka sokaklardan dönüyorum
Biraz bıkkın bir parça kırık korkunç umutsuz ve sakin
Eve geliyorum seni buluyorum bir seviniyorum bir kızıyorum

Sonra biliyorsun*

*büyük saat, turgut uyar, yapı kredi yayınları, 9. baskı, nisan 2010, istanbul, s. 123-124

12 Temmuz 2012 Perşembe

Sad & Beautiful World*

Yaz aylarının da hüznü var, satın aldığımız dakikalık duygular arasında kendine ayrı bir yer edinen. Aslında eylül ayını çağrıştırıyor şarkı bana, sanki kaçışı olmayan o rutine yağmurlu bir günde dönüş gibi. Ama farketmiyor aylar fazla, sonuçta kurgu-gerçeklik alacasında devam eden bir yaşamımız var. Yaz aylarıyla ilgili o yargıya uzun zaman önce varmış olsam da bu aralarki favorim Community'de "istenmeyen yaşlı adam" Pierce'in söyledikleri de takıldı kafama. Evet, sadece bir TV komedisi belki ama biz de sadece yaşıyoruz sonuçta, abartmanın manası yok. Ben yaşamı da izlemeyi seviyorum zaten. Hani şu atari salonlarındaki on-rail oyunlar gibi bazen, elimizdeki kordonlu plastik silahla nereye ateş edeceğimize karar veren biziz ama ekranda neyin olduğu da belli zaten. Gereksiz olduğunu söylemiş miydim? Hayır, kendimi tekrar etmekten çekinmiyorum, hatta mutluluk duyuyorum istikrar diye kükreyen devletler gibi. Sessizlik.  




*hüzünlü ve güzel dünya-sparklehouse. evet nuri bilge ceylan çağrışımı yapmak serbestmiş, ama yine de hoş değil.

4 Temmuz 2012 Çarşamba

Ron Swanson, Parks and Recreation


Parks and Recreation dizisinin sevgimi kazanmış -yine de pek umursamıyoruz birbirimizi, e haliyle- patronu Ron Swanson diyor ki:
"Başka insanların ilişkisi hakkında ne kadar az şey bilirsem o kadar mutlu olurum. Başka insanları önemsemekle ilgilenmiyorum. Bir keresinde bir adamla üç yıl çalışmış ama adını hiç öğrenmemiştim. Sahip olduğum en iyi arkadaşım. Hala bazen hiç konuşmayız."

20 Haziran 2012 Çarşamba

Hangi kurgu olduğu değil, herhangi birinin var olup olmadığı tartışmalı artık. Farazi konuşmalarla bencillik, sadece onlar, ve zaten derdim insanlık değil. Dikkat ve ilgi sıradanlığından bahsetmek istemiyorum, ama pantolonların böyle olmadığı çok zamanlardan kalan az izleri takip etmeye çalışıyorum, yani en azından çalışıyordum, onu da bıraktım. Artık, sanki, gibi, ama. Ufak bir dil bilgisi detayı olmadan da varlar her birkaç cümlemde bir, ya herkes indi ben durağımı bekliyorum ya da her seferinde durağımı kaçırıyorum, her durumda "yarın" yine bir gün oluyor, ben sadece deniyorum. Beşir Fuad merak etmesin, deneyler aynen olmasa da devam ediyor: çiçek soluyorken belli bir süre sonra, ben dakikada 19 defa.

14 Haziran 2012 Perşembe

Cat Power / Emily Haines

Derin ümitsizlik, dedi dostum Barış. Sadece, haklısın, diyebildim. Daha doğrusu çok konuştum, çok şey söyledim, yazdım ama sadece "çok haklısın" anlamına geliyordu onlar, yani içlerinde anlam ifade eden tek şey oydu. Bazen ipin ucunu kaçırırım.

Sahne ismi Cat Power olan Chan Marshall ve Metric'ten tanıdığım Emily Haines, veya Emily Haines'den tanıdığım Metric. Kuramadığım cümlelerin ifade ediliş şekli onların şarkıları. Birisi 1998 yılında yayımlanan Moon Pix'den, diğeri çıkalı daha iki gün olan Synthetica'dan. Elbette birisinde bir grup katkısı var ama, "Bizim cehennemimiz iyi bir yaşam" diyen şarkılar yazan bir kadını da her zaman daha ön planda görmemem mümkün değil tabi.






6 Haziran 2012 Çarşamba

Bağlaç.

Nerede değilsem dünya hep orada dönüyormuş gibi gelir bana, artık sanki hiç dönmüyor gibi. Uzaktaki kasaba beklentilerim yok ne zamandır, bir ağaç olsam demiyorum çünkü bir yere "iyilik olsun" diye dikilmiş bir ağaç gibi kıpırdayamadığımı hissediyorum. Sıkışmışlık değil bu, ekranda görünen eksiltilmiş insan gibi değil en başta çünkü, sanki çocukken okulda o olmayan elma ve armutları toplamak gibi. Biliyorum, yeni haber değil bunlar. Ama şimdi daha yavan, daha yok gibi sanki. Zaten, hala, hissettiğimi ifade ederken benzetmelerden fayda bekliyor olmam da eşlik edecek birileri ya da bir şeyleri aradığım anlamına gelmiyor, sadece dille ne kadar ayrı olduğumuzu gösteriyor, kelimelerin ne kadar beyhude olduğunu. Sanki film bitmiş de ben orda, bilmem kaç futbol sahası büyüklüğündeki alanda kısılıp kalmışım gibi. Çünkü cümlelerim yok şimdi, ya da umduğum bir şey. Veya bir beklentim, ama oysaki bir bekleme biçimi yaşam. 


8 Mayıs 2012 Salı

Anlamsızca sayıklıyordu

Hikayelerden sıkıldım artık, okuyamıyorum. Bir başka döngü de bu aslında, kendine acındırmaktan çok kendine acımayı seven bir insan olduğunu farketmenin arzuya uygun bir yalnızlaştırıcı etkisi var, tabi bitemeyen hikayeleriyle insan olmak da kendine acımanın bir yolu, kırıklarına bir şey ifade ediyormuşçasına tutunmanın. Zamanı geçtikten sonrasında hatırladıklarımıza bakarsak bölümler halinde yaşıyoruz, bakmasak da farketmiyor tabi. Kısa bölümler heyecan verici, başlangıçlar ilgi çekici, ortası farkedilmez ve sonuysa karışık gibi gözükür çünkü öyle olması istenir. Durağanlığın duruşundan gelir, küçükken uzakta görülen her dumanın yangın çıkmış olması beklentisine dönüşmesi yani.

Maymun iştahlılık denilen şeyin temelinde iştahsızlık var aslında bazen, yani doğru tanımı bu. Çünkü ilgisizliğin ifade edilme yolu birçok şeye bir şekilde ilgi göstermek, ya da saldırmak: bir beklenti imarı. Küçükken de kafamı karıştırırdı benim beklemek, tabi diğer ifadesiyle yaşamak da olabilir bu. Eğer uyunmazsa ertesi sabahın olmayacağı ve saçma işler yapılan yerlere gidilmeyeceği düşüncesiyle uyumayı reddettiğim zamanlardan kalma bu diğer adı sabah beklentisizliği olan gece sevgisi ve bu saatlerde böyle oturup saçmalamak belki. Bir de şu var tabi; gece uyumak istemiyorum, sabah da kalkmak. Yani içerisinde olmak istemiyorum günün, bir şey de farketmiyor zaten.

Etrafa boş boş bakarak oturuyorum, kendisinden umudu olmayan çocuklar, kendisinden umudu kesmiş yaşlılar gibi. Bir nesneye odaklanıp bir bu bir diğer gözümü kapatıp bakarak yerinden oynatıyorum dünyayı ama kalabalıklar aynı, yerleri değişse bile.

27 Nisan 2012 Cuma

Hayır, Hiçbir Sakallı Dedem Değil

Çok garip, ama ilgi çekici değil; yani eğer ilgi çekici olan bir şeyin istek uyandırma zorunluluğu varsa. Yaşamı tekrar tekrar tanımlamaya çalışıyorum, yani az çabalamıyor değilim, değil mi? Her gün sabah gözümü açtığımda, tekrar kapatıp yatağımdan çıkmamak için bir sürü bahane arıyorum kendime bu yüzden, şimdiye kadar işe yaramasa da, yaşama dair bahanelerin tersine. Bahar geldi ya, herkeste ayrı bir heves. Aşırı hevesli insanlara hiçbir zaman için katlanamamışımdır zaten, neyin hevesindelerse? Bir de bahar ayları, doğadaki bu canlanma ve yenilenmenin kişinin iç dünyasında karşılık bulamaması durumları sebebiyle en çok intihar edilen mevsim, bir nevi intihar mevsimi yani. Sanılan gibi sonbahar veya kış değil yani az önce bahsettiğim sebepler dolayısıyla. Bende durum öyle değil çünkü bağışıklık sistemim güçlü bu konuda, yine de artık kısa kollu t-shirtlerimi giymeye başlamamla beraber kendimi daha farklı hissediyorum bu aralar, onları en son giydiğim zamanı hatırladığım için değil, en son onları giyerek geçirdiğim güzel zamanı hatırladığım için. Zaten son bir haftadır sahip olduğum tüm saatler bozulma eğiliminde. Kimisi ileriye ya da geriye koşuyor, kimisi olduğu yerde kalıyor. Yarı zamanlı -türkçe ifadesi de ne garip oluyor şu part time'ın- hobilerimden biri öküzün altında buzağı aramak olduğundan tabi ki boşa yormuyorum bunu, hem tesadüf çok tartışmalı bir mevzu ama tartışmanın lüzumu yok. Zamansız kaldık sonuçta böyle ortada, yaşamadığım zamanları özlüyorum, şimdiki zamanda saatlerim tavır alıyor, bozuluyor. Yanlış zaman gezginleri miyiz, yanlış zaman ölüleri mi; bilemiyorum. Neyse, bırak şimdi bunları da zırvalamayı da, hem zaten kendimi Hollywood komedi filmlerindeki nihilist karakterler gibi hissediyorum.



23 Nisan 2012 Pazartesi

Yıllar Birleşti Günler Oldu

Bilgisayarla tanışmam '90'lı yılların son çeyreğine rastlıyor, tabi aynı zamanda video oyunlarıyla da tanışmam. Need for Speed oynardım deli gibi, o zamanlar her türlü arabaya hayran olduğum, otomobile dair ne varsa görünce delirdiğim zamanlar. O zamandan beri elbette bir sürü oyun oynadım. Gariptir, dövüş sporları bir haftalık bir tekvando-judo merakı ve kursu dışında neredeyse hiç ilgimi çekmese de Michael Mann'in Ali filmini izledikten sonra gidip Fight Night almış ve oynamaya başlamıştım, hoş boks da dövüş sporu içinde mi değerlendiriliyor bilmiyorum, belki de dövüş sanatı tamlaması nedeniyle dövüş denildiği anda aklıma uzakdoğu temelli şeyler geliyor. Kariyer modu gibisinden bir şeyler oynuyordum orada, oluşturduğum boksör karakterle sıfırdan başlayarak altın kemere ulaşmaya çalışıyor ve her maçta daha bir heyecanlanıyordum oyundaki sanal sıralamada yükseldikçe. Genelde coşkusu içinde patlayan birisi olmuşumdur, çocukluktan gelen bir alışkanlık demek ki; bir gün bu sıralama yükselme sevincimi paylaştığımda alıştığım cevapların tersinde bir geri dönüşle karşılaştım: "Ee n'olmuş yani? Bunun gerçek hayatta sana ne faydası var?". Cevap vermedim o gün, hatırlıyorum. Pazar alanında pazarcıların sebze ve meyvelerini satabilmek amacıyla tezgahlarına ilgi çekmek için bağrışmaları ve o tezgahtan diğerine giden insanların arasında aklıma takılmıştı ilk defa aslında bir şey daha önce: "Neden?". Ama bu sorumla ilişkisi yoktu aldığım o cevabın, o başka bir problemdi. Tam anlamıyla farkında olmasam da hissetmiş ve susmuştum belki ama düşünmüştüm: "Peki iyi de gerçek hayatın sana ne getirisi var?". Üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra da bu durumu hiç hatırlamadan da olsa ilişkili bir ekleme yapmıştım sorularıma; ya gerçek, o ne? Kendi kurgusallığımda yaşadığım için belki böyle geliyordu, yani, ya ben sokakta gördüğüm o insan olsaydım da böyle hissetmeyecek miydim ki?

Mesela nam-ı diğer The Boss, yani Patron, Springsteen'in 1982 tarihli Atlantic City şarkısının, şarkıyı ilk duyduğum andan beri benim için ayrı bir yeri vardır. Harita ve filmler harici hiçbir yerden görmediğim New Jersey eyaletinin bir şehrinden ismini alan, Philadelphia yakınlarında bombalanan The Chicken Man lakaplı İtalyan-Amerikan Philip Testa isimli mafya babasına gönderme yaparak açılan bir şarkı, ama tamamen yerel olduğunu söyleyebileceğim Springsteen'in her şarkısı gibi, o yerelliğe dair olmayan bana bile tekrar tekrar dinletiyor kendisini. Belki dünyanın her yerindeki dürüst adamların ödeyemeyeceği kadar olan borçlarına atıf yaptığı için, ve her şeyin biteceği, yok olacağı gerçeğini dillendirip sonra daha inançsal olan bir ihtimalle geri dönebileceğini söylediği içindir, kim bilir? Yani ben başkası olsaydım ne düşünürdüm bilmiyorum, açıkçası uzun zamandır pek umrumda da değil, ama biliyorum ki benim daha sonra var olacağımın bile belli olmadığı, bilinemediği yıllarda, hiç gitmediğim ve gidip gidebileceğim meçhul olan bir yerde müzik tarihinin en önemlilerinden ve kişisel olarak tanımadığım bir adamın yarattığı satırlar, melodiler kaç yıldır benim zihnimde dolanıyor ve bana bir şeyler hissettiyor. Evet; içinde umut ve beklenti var, umursamazlık var, gerçek diye bilinen herkesin ortak dünyasına dair şeyler ve kişisel daha birçok şey var, bu yüzden gayet sıradanmış gibi durabilir ama birkaç gündür bu şarkıya daha fazla takılmışken ve yine o birkaç gündür elimde bu şarkının yazılmış olduğu yıllarda ve benim yaşadığım şehirde yaşamış olan tanımadığım bir insana ait bir kitabı okurken bence sıradanlık bile başka bir anlam kazanıyor.

Yani; mecazi olarak doğru olsa da mevcutsal olarak mümkün olmayan siyah-beyaz zıtlığına inanıyor insanlar, ve çizgiler insanları net bir biçimde ayırıyor. Kişisel cennetler, yaratılan "gerçek dünya" kavramının altında kalıyor ve ben bunlar yüzünden kendimde saçmalama hakkını görüyorum.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Where the Wild Roses Grow, Mathilda*

12 yaşında seks objesi olarak görülmüş olmak pek de rahatlatıcı bir şey değildi, diyor Natalie Portman. Tabi bunu yıllardır söylüyor, yeni değil. Ama ben şimdi, bunun sadece Léon üzerine bir cümle olmadığını düşünüyorum. Evet, Paul McCartney'in My Valentine klibini izledim yayınlandığı gün, etkisi de az olmadı değil, gerçi herkesin üzerinde etkisi olmuş sanırım. Haluk Bilginer ne derse desin garip bir biçimde doğru kabul edildiği gibi garip bir sevgi var Portman'a da karşı herkes tarafından. Hoş Chuck Palahniuk da internetteki hesapları üzerinden ürün pazarlamaya çalışıyor, Fight Club Hollywood'da filme uyarlanıyor, izleyip hayran olanları saymıyorum bile. Yani çelişkiler normal, herkes sever Portman'ı. Kendini ayrı bir yere koymak gibi oluyor tabi benim Portman hayranlığımı diğerlerinden ayırt etme çabam, ama ne bileyim ben insanların çoğu beğenisini verdiğim örneklere benzetiyorum. Belki bir sinema sever olmamın etkisiyle dışarıda olmayı daha çok seviyorum olaylar veya kalabalık içerisinde, yani izleyici rolünü üstlenmenin dayanılmaz bir çekiciliği var her ne kadar zamanın yavanlığından bahsetmeye yeltensem de, bilemiyorum tabi belki de bu özelliğim beni sinema sever yaptı; dışarıda olmanın dayanılmaz çekiciliği. Portman'ın o cümlesini yazarken kafamdan geçenler bunlar değildi aslında, bir anda çıkıverdiler. Odamdaki Léon kartonunda 12 yaşındaki halini ve hemen dolabımın iç kısmında Black Swan filminin afişinde anne olmadan hemen önceki halinde yüzünün yarısını görünce Portman'ın, aklıma geldi bir anda: aşk benim en az bahsettiğim ve belki de en az düşündüğüm şeylerden biri. Kelime fazla gereksiz kullanılmış geliyor belki ismini bile anmak istemiyorum ama elbette kaçınılmaz olarak zihnimde dolanan şeyler var. Yeri geldiğinde bir filme yeryüzüne oranla apayrı bir sevgi duyabilen birisiyim ben, ama konu insanlara gelince nedense pek umursamıyorum. Sonuçta zamanlarla ilişkili insanlarla olan her şey, ve bir başka insandan ziyade zamana ilgi duyuluyor gibi geliyor bana. Ama elbette direkt iletişim halinde bulunulan durumlar için söylüyorum bunu. Hani Morrison'un da yazdığı gibi: uzaktan zevk alabilirsin yaşamdan, yani sokakta gördüğün o çok güzel kızdır ilgini çeken ama her şey o an, o gördüğün an biter, sonrası çok önemli olmadan. Böylesine anlarla sınırlı bence yaşam, bazı fotoğraflar bu yüzden başka ve bazıları bu yüzden diğer türlü işte. Mesela Portman'ın bir fotoğrafıyla, bir anda akla gelişiyle bir kez daha aklımdan geçti bunlar, estetik çok ilginç bir kavram. Bir de 12 yaşında seks objesi olmak? Pek doğru bir tanım gibi gelmiyor bana açıkçası, evet Léon'u izlerken apayrı bir sevgi hissetmiştim hem Mathilda karakteri hem de Natalie Portman için, ve birçok insan da aynı şekilde düşünmüştü muhtemelen. Ama seks objeliği bence fazla abartılı bir değerlendirme, yani Basic Instinct'teki Sharon Stone için söylenebilecek bir tabir bence o, tabi kitleler bazında konuşursak. Çünkü Mathilda karakteri safi ve pür bir güzelliğin temsili gibiydi, hani tanımlarken söylenebilecek ilk ifadelerden biri naiflikti, ve yüzeysel bir şekilde 12 yaşında olması sebebiyle değil çünkü 2004'te 23 yaşındayken oynadığı karakter de aynı portreyi çiziyordu bence. Ama bahsettiğim kavramsal, soyut bir güzellik ve sembolü, ve Portman'la alakalı değil, o sadece bir örneği ve aslında Portman bununla alakalı. (Yoksa femme fatale rollerindeki Kim Novak'ı ya da bizzat Femme Fatale isimli filmdeki Rebecca Romjin'i tanımlarken güzellikle ilişkisi olmayan bir sıfat kullanılabilinir mi, yani kastım az önce yaptığım tanımlara hangi femme fatale uyar? Hazır kafamdakilerden tamamiyle uzaklaşmışken söyleyeyim, Marilyn Monroe bu sebepler arasındaki karmaşadan dolayı böyle bir mit belki de!) Yani ilgiyi çeken yaşama dair herhangi bir şey, yaşamın içinde bulunan. Fakat garip bir biçimde apayrıymış gibi geliyor; oysa 12 yaşındaki Mathilda da olabilir bu pekala okunulan veya yazılan bir cümle de, hatta bir kelime bile! Tanımlanmış etiketlerin üzerine çıkmak önemli olan; çocuğun, yetişkinin, bilginin, siyasetin ve günün.  



Yine başka fikirlerle karalamaya başladığım şeyi kendimi düzgünce açıklayabilmek adına rezil ettim, alıştım gerçi artık, yaşamın anlarla sınırlı olduğunu kendime kanıtlıyorum adeta her seferinde. Az önce zihnimde dolanan fikirlerin sebebi olan o Portman'ı gördüğüm anki hisler tamamiyle yok oldu, üstelik kulaklığımda McCartney'in My Valentine melodileri sürekli dönüyor bir saattir ve ifade edemedim istediğim şeylerin önemli bölümünü. O kadar farklıydı ki aklımdan bir anda, yine ve yeniden geçenler bunlardan, ama gereksiz cümleler yığınımı oluşturdum tekrar bir yolunu bularak ve ardından sonuçtan memnun olmayınca böyle kendimi savundum: Gerçekten kastettiklerim bunlar değildi!

Belki Nick Cave'in etkileyici sözcüğünü tanımlayan o melodilerindeki gibi, tüm güzellikler ölmeli; tarif edilemeyen anların yaşayabilmesi ve o demi hissettiren anlardaki şeylerin cümlelere uymayacağının görülebilmesi için.   

* yabani güllerin büyüdüğü yer, mathilda
** where the wild roses grow, nick cave and the bad seeds. (kylie minogue düeti tabi ki)

12 Nisan 2012 Perşembe

Doğduk, sıkıldık.

Günlük konuşma içerisinde kullandığımız oldukça az kelime içerisinde, sıkılma belirten ve onunla ilişkili kelimeler en yüksek orana sahip sanırım. En azından kendimden yola çıkarak bunu söyleyebilirim. Mike Leigh'in Naked filminde Johnny'nin sıkılmak üzerine olan tiradımsı konuşmasının, filmi izlediğim zamandan beri gelen etkisiyle daha fazla düşünüyorum bu sıkılmak üzerine. Hani o kadar garip bir durum ki, David Foster Wallace'in tabiriyle radikal bir şekilde kısaltılmış tarihini yazsam; "doğduk, sıkıldık" der keserdim sanırım. Üstelik ilk hatırladığım yaşlarımdan beri sürekli kendi kendine oyalanacak bir şeyler bulan birisiyim diyerek sıkıntıya karşı niye, nasıl sorularını yönlendirmeye başlayacakken farkediyorum ki, sıkıntı burada başlıyor muhtemelen; bir süre sonra insan oyalanmak istemiyor. Artık beklenti ne boyutta ki hem oyalanma isteği bitiyor hem de hayal kırıklıkları dönemi başlıyor, bilemiyorum. Hepsi bir tarafa, üzerine uğraşılacak o kadar çok şey varken hâlâ sadece sıkıntıya takılmış olmak bile vahametin bir göstergesi.

Ayrıca İstanbul Film Festivali'ni yine ve yeniden kıskandığımı eklemek isterim. 23. Ankara Film Festivali nasıl bir rezaletse o kadar iyi geçiyor uzaktan da olsa izlenimlerime göre İstanbul Film Festivali. Hayır hepsi bir kenara, organizasyon Ankara'daki gibi berbat bile olsa-ki okuduklarım içinde herhangi bir aksiliğe rastlamadım- o gösterimi yapılan filmler yeter yani. Sustum.