27 Nisan 2012 Cuma

Hayır, Hiçbir Sakallı Dedem Değil

Çok garip, ama ilgi çekici değil; yani eğer ilgi çekici olan bir şeyin istek uyandırma zorunluluğu varsa. Yaşamı tekrar tekrar tanımlamaya çalışıyorum, yani az çabalamıyor değilim, değil mi? Her gün sabah gözümü açtığımda, tekrar kapatıp yatağımdan çıkmamak için bir sürü bahane arıyorum kendime bu yüzden, şimdiye kadar işe yaramasa da, yaşama dair bahanelerin tersine. Bahar geldi ya, herkeste ayrı bir heves. Aşırı hevesli insanlara hiçbir zaman için katlanamamışımdır zaten, neyin hevesindelerse? Bir de bahar ayları, doğadaki bu canlanma ve yenilenmenin kişinin iç dünyasında karşılık bulamaması durumları sebebiyle en çok intihar edilen mevsim, bir nevi intihar mevsimi yani. Sanılan gibi sonbahar veya kış değil yani az önce bahsettiğim sebepler dolayısıyla. Bende durum öyle değil çünkü bağışıklık sistemim güçlü bu konuda, yine de artık kısa kollu t-shirtlerimi giymeye başlamamla beraber kendimi daha farklı hissediyorum bu aralar, onları en son giydiğim zamanı hatırladığım için değil, en son onları giyerek geçirdiğim güzel zamanı hatırladığım için. Zaten son bir haftadır sahip olduğum tüm saatler bozulma eğiliminde. Kimisi ileriye ya da geriye koşuyor, kimisi olduğu yerde kalıyor. Yarı zamanlı -türkçe ifadesi de ne garip oluyor şu part time'ın- hobilerimden biri öküzün altında buzağı aramak olduğundan tabi ki boşa yormuyorum bunu, hem tesadüf çok tartışmalı bir mevzu ama tartışmanın lüzumu yok. Zamansız kaldık sonuçta böyle ortada, yaşamadığım zamanları özlüyorum, şimdiki zamanda saatlerim tavır alıyor, bozuluyor. Yanlış zaman gezginleri miyiz, yanlış zaman ölüleri mi; bilemiyorum. Neyse, bırak şimdi bunları da zırvalamayı da, hem zaten kendimi Hollywood komedi filmlerindeki nihilist karakterler gibi hissediyorum.



23 Nisan 2012 Pazartesi

Yıllar Birleşti Günler Oldu

Bilgisayarla tanışmam '90'lı yılların son çeyreğine rastlıyor, tabi aynı zamanda video oyunlarıyla da tanışmam. Need for Speed oynardım deli gibi, o zamanlar her türlü arabaya hayran olduğum, otomobile dair ne varsa görünce delirdiğim zamanlar. O zamandan beri elbette bir sürü oyun oynadım. Gariptir, dövüş sporları bir haftalık bir tekvando-judo merakı ve kursu dışında neredeyse hiç ilgimi çekmese de Michael Mann'in Ali filmini izledikten sonra gidip Fight Night almış ve oynamaya başlamıştım, hoş boks da dövüş sporu içinde mi değerlendiriliyor bilmiyorum, belki de dövüş sanatı tamlaması nedeniyle dövüş denildiği anda aklıma uzakdoğu temelli şeyler geliyor. Kariyer modu gibisinden bir şeyler oynuyordum orada, oluşturduğum boksör karakterle sıfırdan başlayarak altın kemere ulaşmaya çalışıyor ve her maçta daha bir heyecanlanıyordum oyundaki sanal sıralamada yükseldikçe. Genelde coşkusu içinde patlayan birisi olmuşumdur, çocukluktan gelen bir alışkanlık demek ki; bir gün bu sıralama yükselme sevincimi paylaştığımda alıştığım cevapların tersinde bir geri dönüşle karşılaştım: "Ee n'olmuş yani? Bunun gerçek hayatta sana ne faydası var?". Cevap vermedim o gün, hatırlıyorum. Pazar alanında pazarcıların sebze ve meyvelerini satabilmek amacıyla tezgahlarına ilgi çekmek için bağrışmaları ve o tezgahtan diğerine giden insanların arasında aklıma takılmıştı ilk defa aslında bir şey daha önce: "Neden?". Ama bu sorumla ilişkisi yoktu aldığım o cevabın, o başka bir problemdi. Tam anlamıyla farkında olmasam da hissetmiş ve susmuştum belki ama düşünmüştüm: "Peki iyi de gerçek hayatın sana ne getirisi var?". Üzerinden uzun bir zaman geçtikten sonra da bu durumu hiç hatırlamadan da olsa ilişkili bir ekleme yapmıştım sorularıma; ya gerçek, o ne? Kendi kurgusallığımda yaşadığım için belki böyle geliyordu, yani, ya ben sokakta gördüğüm o insan olsaydım da böyle hissetmeyecek miydim ki?

Mesela nam-ı diğer The Boss, yani Patron, Springsteen'in 1982 tarihli Atlantic City şarkısının, şarkıyı ilk duyduğum andan beri benim için ayrı bir yeri vardır. Harita ve filmler harici hiçbir yerden görmediğim New Jersey eyaletinin bir şehrinden ismini alan, Philadelphia yakınlarında bombalanan The Chicken Man lakaplı İtalyan-Amerikan Philip Testa isimli mafya babasına gönderme yaparak açılan bir şarkı, ama tamamen yerel olduğunu söyleyebileceğim Springsteen'in her şarkısı gibi, o yerelliğe dair olmayan bana bile tekrar tekrar dinletiyor kendisini. Belki dünyanın her yerindeki dürüst adamların ödeyemeyeceği kadar olan borçlarına atıf yaptığı için, ve her şeyin biteceği, yok olacağı gerçeğini dillendirip sonra daha inançsal olan bir ihtimalle geri dönebileceğini söylediği içindir, kim bilir? Yani ben başkası olsaydım ne düşünürdüm bilmiyorum, açıkçası uzun zamandır pek umrumda da değil, ama biliyorum ki benim daha sonra var olacağımın bile belli olmadığı, bilinemediği yıllarda, hiç gitmediğim ve gidip gidebileceğim meçhul olan bir yerde müzik tarihinin en önemlilerinden ve kişisel olarak tanımadığım bir adamın yarattığı satırlar, melodiler kaç yıldır benim zihnimde dolanıyor ve bana bir şeyler hissettiyor. Evet; içinde umut ve beklenti var, umursamazlık var, gerçek diye bilinen herkesin ortak dünyasına dair şeyler ve kişisel daha birçok şey var, bu yüzden gayet sıradanmış gibi durabilir ama birkaç gündür bu şarkıya daha fazla takılmışken ve yine o birkaç gündür elimde bu şarkının yazılmış olduğu yıllarda ve benim yaşadığım şehirde yaşamış olan tanımadığım bir insana ait bir kitabı okurken bence sıradanlık bile başka bir anlam kazanıyor.

Yani; mecazi olarak doğru olsa da mevcutsal olarak mümkün olmayan siyah-beyaz zıtlığına inanıyor insanlar, ve çizgiler insanları net bir biçimde ayırıyor. Kişisel cennetler, yaratılan "gerçek dünya" kavramının altında kalıyor ve ben bunlar yüzünden kendimde saçmalama hakkını görüyorum.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Where the Wild Roses Grow, Mathilda*

12 yaşında seks objesi olarak görülmüş olmak pek de rahatlatıcı bir şey değildi, diyor Natalie Portman. Tabi bunu yıllardır söylüyor, yeni değil. Ama ben şimdi, bunun sadece Léon üzerine bir cümle olmadığını düşünüyorum. Evet, Paul McCartney'in My Valentine klibini izledim yayınlandığı gün, etkisi de az olmadı değil, gerçi herkesin üzerinde etkisi olmuş sanırım. Haluk Bilginer ne derse desin garip bir biçimde doğru kabul edildiği gibi garip bir sevgi var Portman'a da karşı herkes tarafından. Hoş Chuck Palahniuk da internetteki hesapları üzerinden ürün pazarlamaya çalışıyor, Fight Club Hollywood'da filme uyarlanıyor, izleyip hayran olanları saymıyorum bile. Yani çelişkiler normal, herkes sever Portman'ı. Kendini ayrı bir yere koymak gibi oluyor tabi benim Portman hayranlığımı diğerlerinden ayırt etme çabam, ama ne bileyim ben insanların çoğu beğenisini verdiğim örneklere benzetiyorum. Belki bir sinema sever olmamın etkisiyle dışarıda olmayı daha çok seviyorum olaylar veya kalabalık içerisinde, yani izleyici rolünü üstlenmenin dayanılmaz bir çekiciliği var her ne kadar zamanın yavanlığından bahsetmeye yeltensem de, bilemiyorum tabi belki de bu özelliğim beni sinema sever yaptı; dışarıda olmanın dayanılmaz çekiciliği. Portman'ın o cümlesini yazarken kafamdan geçenler bunlar değildi aslında, bir anda çıkıverdiler. Odamdaki Léon kartonunda 12 yaşındaki halini ve hemen dolabımın iç kısmında Black Swan filminin afişinde anne olmadan hemen önceki halinde yüzünün yarısını görünce Portman'ın, aklıma geldi bir anda: aşk benim en az bahsettiğim ve belki de en az düşündüğüm şeylerden biri. Kelime fazla gereksiz kullanılmış geliyor belki ismini bile anmak istemiyorum ama elbette kaçınılmaz olarak zihnimde dolanan şeyler var. Yeri geldiğinde bir filme yeryüzüne oranla apayrı bir sevgi duyabilen birisiyim ben, ama konu insanlara gelince nedense pek umursamıyorum. Sonuçta zamanlarla ilişkili insanlarla olan her şey, ve bir başka insandan ziyade zamana ilgi duyuluyor gibi geliyor bana. Ama elbette direkt iletişim halinde bulunulan durumlar için söylüyorum bunu. Hani Morrison'un da yazdığı gibi: uzaktan zevk alabilirsin yaşamdan, yani sokakta gördüğün o çok güzel kızdır ilgini çeken ama her şey o an, o gördüğün an biter, sonrası çok önemli olmadan. Böylesine anlarla sınırlı bence yaşam, bazı fotoğraflar bu yüzden başka ve bazıları bu yüzden diğer türlü işte. Mesela Portman'ın bir fotoğrafıyla, bir anda akla gelişiyle bir kez daha aklımdan geçti bunlar, estetik çok ilginç bir kavram. Bir de 12 yaşında seks objesi olmak? Pek doğru bir tanım gibi gelmiyor bana açıkçası, evet Léon'u izlerken apayrı bir sevgi hissetmiştim hem Mathilda karakteri hem de Natalie Portman için, ve birçok insan da aynı şekilde düşünmüştü muhtemelen. Ama seks objeliği bence fazla abartılı bir değerlendirme, yani Basic Instinct'teki Sharon Stone için söylenebilecek bir tabir bence o, tabi kitleler bazında konuşursak. Çünkü Mathilda karakteri safi ve pür bir güzelliğin temsili gibiydi, hani tanımlarken söylenebilecek ilk ifadelerden biri naiflikti, ve yüzeysel bir şekilde 12 yaşında olması sebebiyle değil çünkü 2004'te 23 yaşındayken oynadığı karakter de aynı portreyi çiziyordu bence. Ama bahsettiğim kavramsal, soyut bir güzellik ve sembolü, ve Portman'la alakalı değil, o sadece bir örneği ve aslında Portman bununla alakalı. (Yoksa femme fatale rollerindeki Kim Novak'ı ya da bizzat Femme Fatale isimli filmdeki Rebecca Romjin'i tanımlarken güzellikle ilişkisi olmayan bir sıfat kullanılabilinir mi, yani kastım az önce yaptığım tanımlara hangi femme fatale uyar? Hazır kafamdakilerden tamamiyle uzaklaşmışken söyleyeyim, Marilyn Monroe bu sebepler arasındaki karmaşadan dolayı böyle bir mit belki de!) Yani ilgiyi çeken yaşama dair herhangi bir şey, yaşamın içinde bulunan. Fakat garip bir biçimde apayrıymış gibi geliyor; oysa 12 yaşındaki Mathilda da olabilir bu pekala okunulan veya yazılan bir cümle de, hatta bir kelime bile! Tanımlanmış etiketlerin üzerine çıkmak önemli olan; çocuğun, yetişkinin, bilginin, siyasetin ve günün.  



Yine başka fikirlerle karalamaya başladığım şeyi kendimi düzgünce açıklayabilmek adına rezil ettim, alıştım gerçi artık, yaşamın anlarla sınırlı olduğunu kendime kanıtlıyorum adeta her seferinde. Az önce zihnimde dolanan fikirlerin sebebi olan o Portman'ı gördüğüm anki hisler tamamiyle yok oldu, üstelik kulaklığımda McCartney'in My Valentine melodileri sürekli dönüyor bir saattir ve ifade edemedim istediğim şeylerin önemli bölümünü. O kadar farklıydı ki aklımdan bir anda, yine ve yeniden geçenler bunlardan, ama gereksiz cümleler yığınımı oluşturdum tekrar bir yolunu bularak ve ardından sonuçtan memnun olmayınca böyle kendimi savundum: Gerçekten kastettiklerim bunlar değildi!

Belki Nick Cave'in etkileyici sözcüğünü tanımlayan o melodilerindeki gibi, tüm güzellikler ölmeli; tarif edilemeyen anların yaşayabilmesi ve o demi hissettiren anlardaki şeylerin cümlelere uymayacağının görülebilmesi için.   

* yabani güllerin büyüdüğü yer, mathilda
** where the wild roses grow, nick cave and the bad seeds. (kylie minogue düeti tabi ki)

12 Nisan 2012 Perşembe

Doğduk, sıkıldık.

Günlük konuşma içerisinde kullandığımız oldukça az kelime içerisinde, sıkılma belirten ve onunla ilişkili kelimeler en yüksek orana sahip sanırım. En azından kendimden yola çıkarak bunu söyleyebilirim. Mike Leigh'in Naked filminde Johnny'nin sıkılmak üzerine olan tiradımsı konuşmasının, filmi izlediğim zamandan beri gelen etkisiyle daha fazla düşünüyorum bu sıkılmak üzerine. Hani o kadar garip bir durum ki, David Foster Wallace'in tabiriyle radikal bir şekilde kısaltılmış tarihini yazsam; "doğduk, sıkıldık" der keserdim sanırım. Üstelik ilk hatırladığım yaşlarımdan beri sürekli kendi kendine oyalanacak bir şeyler bulan birisiyim diyerek sıkıntıya karşı niye, nasıl sorularını yönlendirmeye başlayacakken farkediyorum ki, sıkıntı burada başlıyor muhtemelen; bir süre sonra insan oyalanmak istemiyor. Artık beklenti ne boyutta ki hem oyalanma isteği bitiyor hem de hayal kırıklıkları dönemi başlıyor, bilemiyorum. Hepsi bir tarafa, üzerine uğraşılacak o kadar çok şey varken hâlâ sadece sıkıntıya takılmış olmak bile vahametin bir göstergesi.

Ayrıca İstanbul Film Festivali'ni yine ve yeniden kıskandığımı eklemek isterim. 23. Ankara Film Festivali nasıl bir rezaletse o kadar iyi geçiyor uzaktan da olsa izlenimlerime göre İstanbul Film Festivali. Hayır hepsi bir kenara, organizasyon Ankara'daki gibi berbat bile olsa-ki okuduklarım içinde herhangi bir aksiliğe rastlamadım- o gösterimi yapılan filmler yeter yani. Sustum.

10 Nisan 2012 Salı

 Kişisel yaşama dair yazıları, içlerinde belirli bir düşünce olmadığı, daha doğrusu, cümleler kayda değer bir durum ortaya koymadığı sürece gereksiz olaylar yığınlarının gereksiz anlatımı olarak görmüşümdür hep. Hani "bugün şuraya gittim, bunu yaptım" değildir benim için günlük, bireyin güne dair çeşitli notlar tutuşudur. Bunlar bazen düşünülen, farkedilen veya öğrenilen bir şeyin hatırlanımı için olur bazen de insanını kafasının takıldığı bir şey üzerine kendi kendine sayıklamalarının görünür cümlelere dökümü olur, ama kesinlikle okumayı öğrenirken kullandığımız o fişlerdeki gibi basit bir anlatı olmamalıdır. Daha önceden de bu düşünceye sahip olarak, yaklaşık 1,5 yıllık süreçte sürekli karaladığım bir günlüğüm vardı fakat günlük üzerine bu düşüncenin nasıl uygulanamayacağının başarılı bir örneğiydi o günlük sadece. Bir sepetin içine, üzerinde çeşitli kelimeler yazan kağıtları atıp oradan kura çeker gibi kağıt seçerek çıkan kelimeleri belli bir sıraya oturtup şiir yazan insanların yaptığına benziyordu benim yaptığım, kavramsal olarak tek farkı ben tamamiyle bilinçsizce yapıyordum. Ancak bunun dışında her zaman bir yerlere notlar almışımdır, çoğunlukla durum ifade etmeye yönelik kısa cümleler olarak. Bu aralar ise bunları daha düzenli ve az önce tanımladığım notlar şeklinde karalıyorum. Zaman zaman bırakmayı düşünüp sonradan vazgeçerek neredeyse 4. yılına girecek olan ama benim sadece son 1,5 yıllık bölümünden memnun olduğumu söyleyebileceğim, ki o da çok yüksek bir memnuniyet değil, Sinemaskot'ta daha belli sınırlar dahilinde bir şeyler karalıyorum ve bir nevi dergi gibi görüyorum orayı. O yüzden, oradaki kontrolü kaybedip blogun gidişatını ve bütünlüğünü bozmamak adına bu notlarıma burada yer vereceğim.
sevgi, saygı ve o tarz bilumum duygularla:;,