25 Ağustos 2012 Cumartesi

Life Being What It Is*

Benim için sadece 40 yıllık bir şairdir İsmet Özel, aynı kitabının ismi gibi yani; Erbain. Normalde tepkisizimdir kendisine o kitabının ve şiirlerinin dışında, bunda kendi içindeki keskin ve zaman zaman rahatsız edici değişimlerinin/çıkışlarının de/da payı var elbette. Ama ilk keskin kırılma noktasından sonra başta Ataol Behramoğlu'na ithaf edercesine yazdığı Waldo Sen Neden Burada Değilsin kitabında bir şey söyler ki, beni 3 yıl önce ilk kez okuduğum günden beri düşündürür: İnsan için önüne çıkan bütün yollar "yürünebilir" ise, o insan artık kaybolmuştur.

Uzun bir süre aksini iddia ettim kendi kendime, asıl insan için önüne çıkan tek bir yol "yürünebilir" ise o insan yoktur dedim. Sonra kendi içimde de çelişkiye düştüğüm çok oldu. Birkaç zamandırsa garip bir biçimde, yine kendi kendime, mütemadiyen yineliyorum Özel'in bu cümlesini. Genellemelerden uzak durmak için büyük çaba gösteren birisi olarak, bir yanılmışım önceden diyorum- bir hala yanılgının yanılgısına düşüyorum diyorum. Ama sahi, bir insan zaten en baştan kayıp değil midir? Yoksa zaman/ 'ın içinde mi kaybolur? Belki cevaplanması bile bir ömür süresini gerektiren bir noktada birbirini çevirip duran iki sorudur bu, belki de daha başlarken soruyu yanlış soruyoruzdur. Aradığını bulmadan ne aramış olduğunu bilmeyen türlerin bitmez arabeski zaten bir noktada bizlerinkisi. "Oradaydım/yapmıştım" kalıp yaşantısını sürderebilmek adına ileriye anlatacağı masalların derdinde olan dünyalıların arasında kendini ayırmaya çalışmak komik bir an durunca, üstümüzde hala aynı fanus var.  

Dinleyelim,

*yaşam her neyse o oluyor.

17 Ağustos 2012 Cuma

Yumurta?

"Adamın biri psikiyatriste gidip "Doktor, ıııı.. sanırım kardeşim deli, kendisinin tavuk olduğunu sanıyor" demiş. Ve doktor, "E o zaman niye tedavi olması için buraya getirmiyorsun" diye karşılık verince adamın cevabı, "Getirirdim, ama yumurtalara ihtiyacım var" olmuş. Yani, sanırım ilişkiler hakkında aşağı yukarı böyle düşünüyorum; biliyorsunuz, tamamiyle mantıksız ve garip, ve saçma, ve... ama, devam ettiriyoruz çünkü, ııı, birçoğumuzun... yumurtalara ihtiyacı var."  
  
Annie Hall filminin sonunda Woody Allen söylüyor bunları. Ben de arada ihtiyaç duyuyorum tabi yumurtalara, genelde uzak durma eğiliminde olsam da. Hani başka meşhur bir laf da var ya, birkaç yumurta kırmadan omlet yapamazsın diye, o hesap işte. Mevcut konuya Allen'ın bu sözleriyle girince de aklıma birbirinden eğlenceli saçmalıklar geliyor, hani birçoğu iğrenç espri yaftası altına girmeye aday olanlardan. 

Daha söyleyecek çok şey olabilir de, bu aralar kendime en çok sorduğum soruyu sorarak ondan da vezgeçiyorum: lüzumu var mı? 


alakasız not: google'dan "sinemaskot pornosu" aramasıyla sinemaskot'a giren insan, neler yaşadın ya da yaşıyorsun gerçekten çok merak ediyorum. yani en klişe ifadeyle hayat ya sana güzel ya da bana. ha bir de, sinemaskot'a link veren ama kendi bloguna girişi davetiyeli olan -ya da benim girmemi engellemiş olan- insan, çok merak ettim lan ne yazdın da sadece bir kişi gelmiş oradan. böyle yeşilçam filmlerinde camdan lokanta izleyen küçük çocuk gibi hissediyorum kendimi, ayıp. hoş değil.

14 Ağustos 2012 Salı

Ne dediğimi bilmiyorum ben bazen, çoğunlukla dinlemiyorum. Nina Persson'ın sesi bir şeyler andırıyor bana, çıkartamıyorum, tıpkı keyfini çıkartamadığım şeyler gibi neyi hatırlamam gerektiğini düşünerek. Kuzey demeyi seviyorum belki ama inanın orada ne var bilmiyorum, sadece varsayımlarımın hayalini kuruyorum. İçinde yaşadığım oda gibi her şey, bir pencere var dışarı sadece ama o da problemli. İçtiğimiz suyun ne olduğundan endişe ettiğimiz zamanlarda yaşıyor olmak da pekala bir etken ama söyleyin bana o koskoca Rousseau neden yazmış o zaman o düşleri/günlükleri? Fazla isim şu bu geçmesi gayet normal, dedim ya sanala eğilimli bir gerçeklik artık yaşadığımız. Ben filmlerle falan yaşıyorum, başkaları insanlarla; ne garip ki farkeden çok bir şey olmuyor. Bazen pervasızca, boyalı basın bunu da yaz diyesim geliyor, kendi kendime gülüyorum. Ardından Kuzeye gitmeli, olur mu, diye düşünüyorum. Sonra Kavafis'in satırları çınlıyor kafamın içinde, "Yeni bir şehir bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir." 

Vasata övgülerde ön sırada yer almaya çalışmak artık yaşam, kölelik bitmedi. Kimse özlemesin boşuna kendi küçüklüğünü, hep beraber evcilik oynuyoruz. Gerçi çayın tadı da ne zamandır güzel değil.

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Yapma Miden Bulanır



Evet, her şey bitti kendimi giflerler ifade etmek kaldı bir tek. Ancak uzun süredir ruh halimi arka arkaya gelen şu iki güzel giften daha iyi anlatacak kelimeler bulmakta güçlük çekiyorum. Michael'ın selamı vardır herhalde Office severlere de, ben öyle duydum. Bir de gifler burada böyle bir ağırlaştı neden bilmem, neyse en azından hisleri kaybolmadı, zaten boşuna atmadık o başlığı. 

4 Ağustos 2012 Cumartesi

Mélanie Laurent

"Je vais bien, ne t'en fais pas/ Don't Worry, I'm Fine"dan beri hayranım Mélanie Laurent'e. Şimdi bir de mayıs ayında çıkan ilk albümünü dinlemeye başladım ki...

Kendisini ilk kez az önce bahsettiğim güzel filmin afişinde gördüğümde öylece bakakalmıştım afişe, o zamandan sonra ulaşabildiğim filmlerini tasarrufluca izledim fakat kendisini anlatmak konusunda gerçekten beceriksizim. Sadece bu şarkısını dinleyip videosunu izledikten sonra buraya bir nevi dijital günlüğüme koymak isterken, bir şekilde tanımlamak istedim ama başaramadım, yazdıklarımı beğenemedim. İşte öyle bir insan Mélanie Laurent, şimdi bir de İngilizce çevirilerine bakınca elbette çok daha anlamlı hale gelen bu güzel şarkıyı söylüyor. Bizim Büyük Çaresizliğimiz'in bir başka boyutu gibi.


2 Ağustos 2012 Perşembe

Solma Fer

Oyunlar alıyorum sürekli yeni "belkiler" minvalinde. Güzelmiş, deyip yargıya varmış olmanın rahatlığıyla bir kenara bırakıyorum hepsini, tıpkı kitaplar gibi. Ya da o diğer bir sürü şey. Opus magnum yazmamın beklenmediğinin bilincinde karalıyorum bu rahatlama satırlarını, okurken de bilincinde olunması için not ediyorum. Zaten Orhan Veli kadar ince değilim, ben Miles Davis'i dinliyorum. "Ne ikna edici bir intihar biçimidir şimdi göz göze gelmek" diyor Ah Muhsin Ünlü; anlıyorum, biliyorum, duyuyorum ama söyleyemem ben; anlamsız olur. Fakat filmler yanıma kalıyor hep, asla unutmam onları. Her kalabalık gördüğümde kaçışım onlar, insanlar öyle olsun isterim, perdede sevilesiler belki zaten onlar da kaçak oldukları için, cümle düşük: düzeltme!

Aylar önce bir kenara bıraktıklarımdan "Duino Ağıtları"na bakıyorum. Rilke'den af diliyorum. O sırada aklıma geliyor ölümü olmayan ağıtlar; ne kadar güzel, boşluğa yakılmış. Ben Uyar değilim ki Meymenet Sokağını bulayım; göğe bakındıktan sonra da zaten saatime bakıyorum, hoş eş Uyar'ım da yok. Hem diyor ya o Uyar, başka eserler üzerine olan yazılar tükenir, yaratıcı değildir diye; ne acı tam da dediği gibi bir şeyler karalarken aklıma geliyor. Ama ben uyardım, opus magnum yok burada. O şarkıdaki gibi, Niagara şelalelerini görmesem de suyu gördüm, o yeter şimdilik ve ta ne zamandan beri beklenti yükselten steril insanlıktan kaçınmaya çalışıyorum. Steril dediğim de işte, direkt değil. İronik bir biçimde oksijen konusunda fazla bencilim, nedeni budur belki, ama tüm başarıyı da üstlenemem. Zaten üstlensem n'olacak, bu sene de tatil kitabıma daha başlamadım, adım adım'la tek taraflıyım. Çünkü her oyunda mızıtmazsam keyfimi kaçamıyorum.

Gece beni paklıyor, ben gece mutlu oluyorum: kurt adamlara inanma! Uyusun tüm insanlar. Kima gibi sosyal göndermelerim yok; iyi geceler kuşlar, balıklar ve Baltimore; diyeyim artık. Ama uyusun insanlar, ben resimlere bakarım, yoksa utanırım. Zaten Marla'yı tanımıyorum, ve ben lacivert sevmem.