25 Kasım 2012 Pazar

Afraid Of Everyone - The National

Ben korkuyorum, utanıyorum, sıkılıyorum. Hep öylece duruyorum, bakıyorum, izliyorum. Bu böylece devam ediyor, fiiller bazen değişiyor, dil bilgisi açısından etkin olsalar da, neyse ne bileyim, bunu söylemek bile garip.


19 Kasım 2012 Pazartesi

Magic Chords - Sharon Van Etten

Öyle güzel ki şarkı da video da, öyle güzel tamamlamışlar ki birbirlerini, öyle güzel anlatmışlar ki bazı şeyleri, susup tekrar tekrar dinliyor-izliyorum. 

ayrıca kıyı müzik'e ne kadar teşekkür etsem azdır sanırım. duyacaklarsa eğer kendilerine sevgilerimi saygılarımı falan iletiyorum. 

18 Kasım 2012 Pazar

Beklediğim birisi yok. Doğrusu herhangi bir olay da yok, sakin her şey. İnsanlar bir şeylerden konuşuyorlar, sürekli. Ne buluyorlar bilmiyorum, ya da nasıl dayanıyorlar. Hayır, sürekli bir arada olmalarına, olabilmelerine sadece arada bir takılıyorum, derdim o değil. Düşünecek daha önemli şeylerim de yok gerçi.


 Aylin Aslım'ın ilk albümü diğerlerinden gerçekten farklı ve güzel mesela, oradaki en popüler şarkı olan Senin Gibi'ye tekrar taktım birkaç gündür. Sürekli o çalıyor. Kimin gibisi değil, zaman içerisinde bu kadar kendinizle kalınca bir süre sonra birçok şey tensel değil daha soyut geliyor. Sanki giden neşeye şarkı söylüyor gibi. Ne kadar arabesk geliyor kulağa, biliyorum. Ne var ki tasasızmış gibi söylüyorum bunları, üzerimde hissettiğim bir şey yok, ya da o şarkıcıların sırtlarında dünyayı taşıyormuşçasına şarkıyı söylerken yüzlerinin aldığı hal. O önceki şarkıya dönersem; klibini de açıyorum ve sadece sokakların göründüğü sahneleri izliyorum. Garip, çok tanıdık geliyor. Sanki bir zamanlar oradaymışım gibi. Sankiyle başlayınca söze her şeyi söyleyebilirmişim gibi de gelmiyor, yani gerçekten sadece bunu söyleyebiliyorum, gerçekten çok tanıdık.


Düşüncelerim ne kadar dağınık, belki de yoklar. Kaygılanacak belirli bir şeyim yok, biliyorum, ama zaten asıl kaygı verici olan bu değil mi, yani bu durum? Ne anlamı var tüm bu yazdığım ettiklerimin fikrim yok, insanların okuyup okumaması da değil aslında mesele. Onu sinema denemelerimde/notlarımda önemsiyor gibiyim daha çok. Ama bunlar, yani eğer bilinmesini istiyor olsam tüm bu karışıklığımın, bu ifadesizliğin gider insanlarla da düzgünce iletişim kurardım, konuşurdum. Ama benim için o nasıl bir külfet anlatamam. Okulda günün sadece ilk ve son ders saatlerinde dersim olduğundan tam 7 saat ders aram varken bile tanıdık biri görünce yolumu değiştiriyorum. Kitaplar anlamsız, insanlar anlamsız, uyumak anlamsız. Sanki o kavşaklardaki havuzlar gibi her şey, ya da havuz denilemeyecek su birikintileri. Bazen de öyle bir heves hali oluyor ki bilemiyorum n'apacağımı, içimde patlıyor resmen.

Ankara havası tam kendini bulsa bir keşke. Kar, yağmur, soğuk, sis. Yok yok tüm ifade etmekte zorlandığım, bahsettikçe saçmaladığım ruh halimi havalara bağlamayacağım, yapmam ben öyle şeyler kolay kolay.

16 Kasım 2012 Cuma

Lonerism - Tame Impala

O nasıl güzel bir fotoğraftır, nasıl güzel bir albüm kapağıdır. 
Ayrıca ne gariptir ki üstüne tıklayınca büyüyor o.







7 Kasım 2012 Çarşamba

Sylvia Plath'e.

Sadece Plath'i anımsattığı için, belki yankılanırsa diye bir yerlerde. Ufak da olsa bir ihtimal. 


 
Normalde bu kadar uzun bir alıntı yapmayı düşünmüyordum, ama söz konusu O olunca durduramadım kendimi, her ne kadar bunları buraya aktarması fazlasıyla yorucu gelse de bana.


 "...Her yerde o solgun bekleyiş. Sizse bütün bunların devinen örneğisiniz. Kendinizin, kendinizce, kendiniz için. Tanrım, tümü bu mu, koridor boyunca sekmesi gülüşlerle gözyaşlarının? Kendine tapınmayla kendinden iğrenmenin? ünle tiksintinin?"

"Tanrım, ben kimim? Bu gece kitaplıkta oturuyorum, tepede göz kamaştırıcı ışıklar, yüksek sesle vınlayan vantilatör. Kızlar, her yerde kızlar, kitap okuyorlar. Yoğun yüzler, pembe, beyaz, sarı. Bense burada kimliksiz oturuyorum: yüzden yoksun. Başım ağrıyor. Tarih okunacak... Uyumadan önce kavranacak yüzyıllar, yarın sabah kahvaltısından önce özümsenecek milyonlarca yaşam. Ama gene de, evde benim varlığımla dolu odam var, biliyorum. Bu haftasonu buluşmam var: biri benim yalnızca ad olmadığıma, bir insan olduğuma inanıyor. Bunlar benim, kimlikten yoksun, yalnızca sinirler düğümü değil, bütün bir insan olduğumun biricik belirtileri. Yitip gitmişim. Huxley olsa gülerdi. Nasıl bir koşullama merkezi burası! Yüzlerce yüz, kitapların üstüne eğilmiş, vantilatörler vınlıyor, düşüncenin kıyısı boyunca tempo tutuyorlar. Bir karabasan bu. Güneş yok. Sürekli bir devinim var yalnızca. Duracak, içimi düşünecek olsam çıldırırım. Öyle çok şey var ki, bense çeşitli yönler arasında parçalanmış, çekile çekile incelmiş, erişemeyeceğim denli uzak ufuklara karşı gergin. Alman kavimlerinde durup biraz dinlenmek: Ama olmaz! Sürdürmeli, sürdürmeli, sürdürmeli. Yüzlerce yıllık imparatorluklar, gerileyiş ve çöküşler boyu. Hızlı, ardsız aralıksız bir tempo. Bir daha güneşte dinlenebilecek miyim -ağır, gevşek, altın rengi ve huzur içinde?

Sanırım, yalnızlığın ne demek olduğunu biliyorum şimdi. En azından anlık yalnızlığın. İnsanın kendisinin belli belirsiz özünden geliyor - bir kan hastalığı gibi bedenin her yanına yayılıyor, öyle ki insan matrisi, bulaşma noktasının yerini belirleyemiyor. Şükran Günü tatilinden sonra Haven House'a, odama döndüm gene. Sıla özlemi, şu anda bana egemen olan hastalıklı duyguya verdikleri ad. Odamda, iki dünya arasında yalnızım. Aşağıda birkaç -birinci sınıf öğrencisi yok, gerçekte tanıdığım kimse yok. Varlığımın bahanesi olarak mektup kağıdıyla inebilirim aşağıya, ama inmeyeceğim henüz - henüz hayır. Hayır, yapmacık bir gevezelikte kendimi yitirerek kendimden kaçmaya çalışmayacağım: "Tatilin iyi geçti mi?" " A, evet, seninki?" Buradan kalıp bu yalnızlığı kağıda iliştirmeye çalışacağım. Şükran Günü'nün o dört gününü güçlükle anımsayabiliyorum -evin bulanık bir görünümü, ayrıldığım zamankinden daha küçük, kararmış sarı duvar kağıdı üstündeki benekler daha belirgin; benim eski odam, artık pek de benim olmayan, tüm eşyalarım gittiğine göre; kendimi kandıramıyorum, çıplak, yalın gerçeği görmemezlik edemiyorum: ne denli coşkun olursanız olun, karakterin yazgı olduğundan ne denli emin olursanız olun, elektirik lambasının yapmacık keyifli parıltısının içine dolan saatin yüksek sesli tik taklarıyla, odanızda bir başınıza kaldığınızda, hiçbir şey gerçek değildir, ister geçmiş olsun, ister gelecek. Ne geçmişiniz, ne de geleceğiniz varsa, ki önünde sonunda şimdiki zaman bunlardan oluşmuştur, şimdiki zamanın boş kabuğundan kurtulur, canınıza da kıyarsınız. Ama kafatasımdaki, "Düşünüyorum, öyleyse varım" diye papağan gibi yineleyen soğuk usavuran boz madde, her zaman bir dönemeç, bir aşama, yeni bir eğri vardır, diye fısıldıyor. Ben de bekliyorum. Güzellik neye yarar? Geçici bir güvenlik yakalamaya mı? Beyin neye yarar? Yalnızca, "Gördüm, anladım" demeye mi? A, evet, doğal olarak aşağıya inip, sayılarda avuntu bulmaya çalışmadığım için kendimden nefret ediyorum. Burada oturduğum, içimde ne olduğunu bilmediğim şeyler arasında bölünmek zorunda kaldığım için kendimden nefret ediyorum. İşte buradayım, anılarla gelecekteki düşlerden bir çıkın, oldukça çekici bir et çıkını içinde düğümlenmiş. Bu etin nerelerden geçtiğini anımsıyorum; nerelerden geçebileceğini düşleyebiliyorum. Görsel sinirlerin, tad alma cisimciklerinin, kösnül algıların eylemlerini kaydediyorum buraya. Ve düşünüyorum: maddenin uçsuz bucaksız denizinde, tanımlanmış, varlığının bilincine varma yetisi olan tek bir damladan başka bir şey değilim. Milyonlar içinde, ben de doğuştan gizilgüç olarak her şeydim. İçinde bulunduğum ortam, soyaçekimin yüzeye çıkan kısımları beni bodurlaştırdı, daralttı, eğip büktü. Ben de, onlara göre yaşayacağım bir dizi inanç, bir dizi standart bulacağım, ama bunları bulmanın doyumunu, sığ, iki boyutlu yaşamada en son yere vardığım olgusu zedeleyecek -bir dizi değer. Yarın yeniden derslere, sınavlara hazırlanma zorunluluğna dalınca kuşkusuz bu yalnızlık bulanacak, azalacak. Ama şimdi bu yapay amaç ortadan kalkmış, geçici bir boşluk içinde dönenip duruyorum. Evde dinlendim, oynadım; burada, çalıştığım yerde, rutin geçici olarak askıya alınmış, kendimi yitik duyumsuyorum. Şu anda yeryüzünde benden başka hiçbir canlı yok. Koridorlarda yürüyebilirdim, boş odalar dört bir yandan alaycı alaycı esnerlerdi yüzüme bakıp. Tanrım, ama yaşam yalnızlıktan başka nedir ki, tüm uyuşturuculara, hiçbir zaman amacı olmayan "partilerin" yaygaracı neşesine karşın. Sonunda, içinizi açabileceğinizi duyumsadığınız birini bulunca da, ağzınızdan çıkan sözleri işitince donakalacaksınız -içinizdeki küçük, kasılmış karanlıkta öylesine uzun zaman kapalı kalmaktan öylesine paslı, öylesine çirkin, öylesine anlamsız, güçsüz ki. Evet, sevinç var, gerçekleştirmeler var, arkadaşlık var -ama ruhun, kendi kendini yıldırıcı bilincindeki ruhun yalnızlığı korkunç, egemen.
(...)
Düşbozumuna mı uğradım? Evet. Niçin? Çünkü Tanrı olabilmek benim için olanaksız -ya da evrensel kadım-ve-erkek- ya da fazla bir şey. Ne duyuyor, ne düşünüyor, ne yapıyorsam oyum ben. Varlığımı olabildiğince tam olarak dile getirmek istiyorum, çünkü böylece canlı oluşumu haklı çıkarabileceğim düşüncesini edindim bir yerden. Ama ne olduğumu dile getireceksem, bir yaşam standardım, bir atlama tahtam, bir tekniğim olmalı -kendi kişisel, içe dokunan küçük kargaşamı keyfimce, geçici olarak düzenleyebilmek için. Bu standartın ya da atlama tahtasının ne denli yapmacık ve taşralı olduğunun yeni yeni bilincine varıyorum. Bu benim için yüzyüze gelmesi çok güç bir şey.(...)"

sylvia plath, sylvia plath'ın günceleri, oğlak yayıncılık, ikinci baskı, mart 2000, s.30/ 34,35,36/ 41. 

3 Kasım 2012 Cumartesi

There's Nothing I Wanna See / There's Nowhere I Wanna Go

Eddie Vedder'ın son yıllardaki birkaç şarkısıyla beraber şu an hatırlamıyor olabileceğim birkaç örnek haricinde pek sevmem aslında bu orman ne güzel ah ne güzel temalı şarkıları. Ama geçtiğimiz günlerde, takip ettiğim ender youtube kanallarından biri olan Nanalew kişisinin son videosunda rastladım aşağıdaki şarkıya. Son zamanlar sıkça kullandığım cümleler "ee n'olmuş yani" hissiyatı taşıdığından bir anda ilgimi de çekti, işin doğrusu, her zaman etkili olmuş o dandik "potansiyelini harcama" klişesini tersten kullanıyor olması hoşuma gitti. Blue Valentine'i sevmiş olma sebeplerimden biri Dean'le Cindy'nin potansiyel üzerine konuştukları otel odası sahnesidir, hani Dean'in potansiyel ne, ne anlama geliyor, potansiyel, ne için, neye çevirmek için benzeri çıkışıyla sonlanan diyalog. Yani konu uzun zamandır kafamın oralarında buralarında dolanıyor, dolayısıyla şarkıya denk gelince şimdi atladım bir anda.

Don't Waste Yourself gayet sıradan aslında, buralardaki diğer şarkıların aksine muhtemelen haftaya açıp dinlemeye üşenirim kendisini. İronik tabi, MTV'yle şekillenen o köpük beklentilerden bahsedip bir nevi insanı kendi cennetini yaratmaya teşvik etmeye çalışırken bu kadar kısa ömürlü olmak, ama şaşırtıcı değil.

Aslında Manics'in ilk dönem şarkılarından biri için gelmiştim ben buraya. Richey'nin olduğu zamanlarda da çok güzeldi, o yıllar yıllar önce gittikten sonra da hala güzel Manics, ama o varken biraz daha sertti sanki. Bazı şeyleri onun kadar yoğun hissetmiş olan birisi için beklenmesi gereken bir etki belki de, kim bilir. Yine de ilk video-şarkı çerezlik olsun, oradan bakınca birbirleriyle ters düşüyor mü düşmüyor mu bilmiyorum ama, asıl olan ikinci video-şarkı, başlığı da şarkının sözlerinden almış olduğum Manics'inki işte.    

Birleşik Devletlerde bir hafta kadar sonra olacak seçimde adayların kampanya videolarındaki gibi ben Umut HırGürses, ve bu mesajı onaylıyorum, diyerek bitiresim geldi. Biraz da gevşemeden dursak şaşırırdım zaten. Ha bir de ilginizi çekerse bu General Ghost isimli elemanlar bu şarkılarının da içinde bulunduğu EP'lerini ücretsiz olarak downloada açmışlar kendi sitelerinde.