25 Aralık 2013 Çarşamba

community 5. sezon promosu

community'nin 5. sezonu için bir promo yayımlandı nbc'de geçen hafta. daha önce ekibin ispanyolca kanal için tanıtım filmi çekip nbc'yle dalga geçişi işe yarıyor herhalde, hele bir de "six seasons and a movie" sloganını resmi promoya da koyduklarına göre durum umut verici. ilk üç sezondaki harikayı yaratan dan harmon bu sene geri döndüğü için geçen sezonki problemleri unutabiliriz gibi geliyor bana da. umuyorum 2 ocak'taki ilk bölümle başlayacak bu sezon promonun heyecanlandırdığı kadar güzel olur da hem benim gibi sevenlerinin hem de yaratıcı kadronun "altı sezon ve bir fim" hayali gerçekleşmeye biraz daha yaklaşır.

bir promoya kaç usturuplu gönderme konulabilir konusunda kendilerini aştıkları için ayrıca tebrik ediyorum ama chang'in, gary oldman'i benim için efsane yapan, leon'daki meşhur "everyone" sahnesi bile yeter. 

ne çok özlemişim be.

21 Aralık 2013 Cumartesi

nocturnal emissions*

2012 ağustos'ta temsilciler meclisi'nde missouri temsilcisi cumhuriyetçi todd akin, kürtaj tartışmasında konusunda kendince "meşru tecavüz" diye bir şey icat ederek "eğer tecavüz gerçekse, kadın vücudu hamile kalmayı kendiliğinden engelleyebiliyor" gibisinden şeyler söylemişti.

şimdi yakın zamanda nick cave'in konserlerinde öngrup olarak yer almış ve yeni ep'sini de nick cave'in prodüksiyon şirketi aracılığıyla çıkarmış olması sayesinde tanıdığım shilpa ray and her happy hookers'ın önceki işlerine bakarken üzerinden yaklaşık bir yıl geçmiş olan şahane isimli nocturnal emissions şarkısının video klibini farkettim. sonra videonun da altında belirttiği üzere öğrendim ki shilpa ray bu todd akin saçmalaması üzerinden facebook'ta "eğer erkek üreme haklarından bahsediyor olsaydık bu tartışma nasıl olurdu?" diye sormuş ve müzisyen arkadaşı michael leviton da, "erkek her boşaldığında ve bir döllenme gerçekleşmediğinde, aslında canlı organizmalar olan milyonlarca spermi öldürmüş oluyor." diye cevap vermiş. yani oradan bağlayarak deniliyor ki; bu apır sapır konuşan muhafazakarların kürtaj ve doğum kontrol konularında söyledikleri alınıp erkeklere uygulanırsa bu durumda her kayıp sperm kayıp bir yaşam olmuş oluyor.
işte ray ile leviton'un bu diyalogundan da video klip ortaya çıkıyor. tabi bu bağlamda düşününce şarkı ismi ilk andaki etkileyiciliğini kaybedebiliyor ama bu anlam haricinde düşünürsek de vay bana vaylar bana diyorum; ne güzel isimdir o bir şarkı için.



bir de takip ettiğim sitelerden birinde bugün "tv'deki en seksist 10 kadın karakter" listesi vardı. listedeki isimlerin bazıları çok saçma sapan şekilde orada yer almışken bazıları tam isabetti. yani aaron sorkin herkese aynı karakteri yazıyor zaten, adamın tüm dizilerinde toplasan 10 karakter çıkmaz, listeye onun kadın karakterlerini koyarken saydırmışlar da saydırmışlar. buna benzer şeyleri hollywood filmleri ve ideolojilerini inceleyen kitapları/makaleleri okurken de çok yaşadığım için not düşmek istedim. sanırım işin teorik kısmında ben "fazla kesin" olamıyorum, olanlardan da rahatsız oluyorum. ama bu durum, yukarıdaki video klibi kapsamıyor tabi ve benim gözümde işte tam da bu sebeple çok iyi.

14 Aralık 2013 Cumartesi

shyer on the peninsula*

i flirted with you all my life diye anlatmıştı ölümle ilişkisini vic chesnutt. türkçe'ye (fazlasıyla kaba ve rahatsız edici gibi gözükse de aslında anlamın öteki yakasını yansıtmak veya yeni dilde yeni bir derinlik kazandırmak açısından isabetli olacak biçimde) yaşamım boyunca sana asıldım diye çevirebiliriz herhalde.

hjaltalin'in on the peninsula'sını dinlediğim ilk andan beriyse chesnutt'ın bu atfı geliyor aklıma. gözümde canlanan tabloyu gayet detaylı biçimde betimleyebilirdim aslında; ama siz '90'ların hafif tozlu, çokça sönük ve tabi pek de iddiasız o filmlerini düşünün. belki bir dedektif hikayesi, belki öylesine bir dram. görüntüler ne net ne bulanık.

bir de london grammar var işte. birisi nasılsın diye sorunca geçiştirmek için değil de gerçekten cevap verecek kadar önemsesem işte shyer'ı dinleterek cevap verirdim. 

hayır, demiştim ya: insanların sık sık kapıldıkları bir yanılgıdır; şarkıların kendileri için ve tanıdıkları üzerine olduğu. oysa her şarkı, aslında, gidebilme cesaretini bulamamaktır. tıpkı filmler gibi. 

  

11 Aralık 2013 Çarşamba

biri artık can olan üç adam yerdeyken herkes ayakta. kendi ligimizde devam.





10 Aralık 2013 Salı

kozmic blues*

kim janis joplin'i neden sever, bilmiyorum hep olduğu gibi. ama ben joplin'i o muazzam dengesizliğininden ötürü seviyorum; en azından kozmic blues'a yansıdığı kadarıyla.

çocukça sorulardan başlamak gerekiyor bence her zaman; bu durumda dengesiz birisinin yaşamı tekdüze olmuyor mu? yani gözlemlenebilen meyletmeler zamana eğlence mi katıyor yoksa bizatihi bir yorgunluk ve bıkkınlığın yaratıcısı mı oluyor? cevabını merak ettiğimden sorup bulmaya yaklaştığımda da artık vazgeçtiğim onlarca sorudan birisi olarak bunu, neden küçük not kağıtlarından buraya taşıyorum, bence açık. birisi başka duvara bakmak için camlanmış, mesafeleri kısa dört duvarın içerisinde beşi açıktan olmak üzere istendiğinde bakılabilecek yedi saat bulunuyor; +/- 3 hepsi aynı şeyi gösteriyor ve gelmiş zaman kaybetmekten bahsediyorsun. hem düz mantık, doğrudan bir soru: zaman kaybetmekten bahsetmek de aslında bir zaman kaybı değil midir, yoksa anonimliğiyle övünülüp aslen çürümüşlüklerin göstergesi sözlere sığınarak herhangi bir yerinden dönülmesindeki yararın muhakkak göründüğü hatalardan mı bahsedeceksin? bence susalım, çünkü sebepsiz-görevler-eşliğinde-çay-karıştırabilengiller tüm fantastik evrenlerin ilham kaynağı olabilir.      


8 Aralık 2013 Pazar

J'aime aussi l'amour et la violence*

itiraf ediyorum: fables pamuk prenses'e hayran olma sebebim. ve evet, ayrıca bigby de türkiye'de yaşayan birisi olarak hakkında olumlu şeyler düşündüğüm tek kurt. ben pamuk prenses diyorum ya; ötesine gerek var mı fables'ın nasıl bir harika olduğunu anlatmam için?




hadi tellier dinleyelim. *

5 Aralık 2013 Perşembe

higgs boson blues

push the sky away'den yeni video klip geldi dün. albümü ilk dinleyişte jubilee street'i çok sevmiştim fakat geçtiğimiz aylar boyunca albümdeki favorim higgs boson blues olmuştu, o açıdan heyecanla bir baktım da, albüm versiyonundaki şarkının havası bozulmuş video klipte. fakat elbette ne diyoruz? bir nick cave & the bad seeds eserinin kötü olmasını bekleyebilir misiniz?

o değil de şu sözler olsun, şarkının ismi olsun, melodi olsun ve tabi cave'in vokali olsun; çok başka şarkı be. fakat albüm versiyonu daha bir uygun bu son cümleye.


1 Aralık 2013 Pazar

harlequin dream / boy & bear

boy & bear'a bir soru sorsak bu mutlaka ki "neden ayı?" olacaktı. tamam sen farklısın, "neden oğlan?" diye sor hadi. albüm kapağı da tükandan. 

saatin getirdiği geyik bir yana, rabbit song ile tanıyıp part time believer'la hayran kaldım kendilerine ama harlequin dream cidden bir başka olmuş. rabbit song'un da video klibi çok iyidir ayrıca. video klip mi? evet video klip ve video oyun, başka türlü kelimelerle asla ifade edemeyeceğim, etsem de o tadı vermeyecek iki şey. o video da o klip de orada olacak arkadaş. sek sevgiler. karıştırmayın, tadı bozuluyor.



29 Kasım 2013 Cuma

tarkovsky, özsaygı ve o gibi şeyler

tarkovsky, özel hayranı olduğum yönetmenlerden biri değildir fakat günlüklerini okurken en keyif aldığım insanlardan birisi olabilir. garip biçimde, düşüncelerini böylesine yakınsadığım insanların işlerine pek uzak kalıyorum ben. tek kelime anlamadığım ama kulağa güzel gelen diliyle konuşsun tarkovsky, ben ingilizce'den çevireyim söylediklerini:


genç insanlara neler söylemek istersin?

bilmiyorum.- sanırım sadece yalnız olmayı öğrenmelerini ve mümkün olduğunca kendi başlarına zaman geçirmeyi denemelerini söylemek isterim. bence bugünün gençlerinin problemlerinden biri gürültülü, hatta zaman zaman agresif olaylar çevresinde bir araya gelmeye çalışmaları. benim görüşüme göre yalnız hissetmemek için kalabalıklaşmaya yönelik bu istek talihsiz bir semptom. her insan çocukluğundan itibaren kendiyle nasıl zaman geçireceğini öğrenmeli. bu yapayalnız olmaları anlamına gelmiyor, ama bir insan kendi başına kaldığında sıkılmamalı çünkü yalnız olduğu için bunalan insan, öz-saygı açısından bakarsak, bana her zaman tehlike içerisindeymiş gibi gözüküyor.


28 Kasım 2013 Perşembe

fun pay wall*

şarkıların sözlerini kendi kendime uğraşırken değiştirmeyi sevsem de genelde başkalarının yaptıklarını pek umursamam. bu sene ingiltere'de transfer sezonunun son gününde bir arsenal taraftarının wenger'in cimriliği için yaptığı şu video böyle parodimsi işlerden hayran kaldığım ilk videoydu, hatta şimdiye kadar onlarca kez de izlemişimdir. ancak oyun medyasının biricik jim sterling'i dünkü jimquisition'da wonderwall'a yeniden söz yazarak döktürmüş yine. zamanında the escapist'i takip etmemi sağlamış insan da kendisiydi, twitter'a girip göz atma sebeplerimden birisi de kendisi. kendisine sevgilerimle.


25 Kasım 2013 Pazartesi

the only boss i listen to is springsteen*

açılın canlar, patron hala buralarda.  2014 ocak'ta yeni albüm high hopes geliyor.
neydi? dinlediğim tek patron; springsteen. 

gitarda da gece bekçimiz tom morello var. severler.




20 Kasım 2013 Çarşamba

bir gün bir şarkıyı kıpır kıpır diyerek öveceğim aklıma dahi gelmezdi. övecek şey ve biçim mi arıyorum nedir? o bu değil de çok şık şarkı be. ayrıca en uzun 2 sözcüğü 5 harfli olmak üzere 8 kelimeden oluşan cümle kurmuş olmanın keyfini yaşıyorum şu anda. yeni hedefim cümle kurarken 9 kelimeyi aşmamak.

15 Kasım 2013 Cuma

frances ha

sevgili frances, diye başlayıp sana mektup yazacaktım ki senin modern love eşliğinde hoplaya zıplaya sokakta koşup (evet evet mauvais sang'te de vardı aaa leos carax'ya gönderme yapmış falan filan) sonra every 1's a winner ile beraber bu sefer çok başka sokaklarda üzgün küskün öyle dolaşman gözümün önüne bir daha geldi de söyleyeceğim her şeyi unuttum. hoş şimdi düşününce, seni tanıdığım her sahne ayrı bir güzeldi ama o iki sekans arasındaki kontrast farkı filmi ifade edebilecek en şahanemsi şeydi herhalde. neyse, siyah beyazlarda üşütme çok. yoksa cat stevens'a bağlanır wild world dinleriz. ne diyordu bowie; but I never wave bye-bye. bowie ama deniyorum deyip devam etsin, biz denemesek de olur.

 

14 Kasım 2013 Perşembe

itiraf ediyorum; larry david'i otobüste görsem yer veririm. o derece güzel bir insan yani. yeşilçam filminde olsak hulusi kentmen'e saldırır larry david'e "size dede diyebilir miyim?" diye sorarım. hayır zaten niye yeşilçam filmi samimiyetsizliğine girdik ki şimdi? neyse işte aşağıdaki fotoda knicks maçını izliyor larry david. 

ve şimdi de ankara'daki umut hırgürses'ten, new york'taki tavşanküs-dağlı dedesine david byrne-sad song geliyor efenim. bizi dinlemeye devam ediniz.


3 Kasım 2013 Pazar

ironi toplu konutlarda bir apartman ismi zaten

tütsü suratıma bakıyor, sanki beni tanımaya çalışıyor gibi. o sırada yine birileri tartışıyor, seslerini duyuyorum ne zamandır; kimse memnun değil, hissediyorum. ne güzel demişti vüs'at o. bener: biraz da ağla descartes! sokrates'i anlatıyor bir adam amfide. herkes ne zaman ara verilecek diye bekliyor, eller telefonlarda. benim ellerim kafamla sıranın arasında, kararsızım; suratım kollarımla kapandığı için gözlerimi açsam yine de uyuyabilir miyim diye. gün içerisinde 19. kez o akşam erken yatmaya karar veriyorum. sonra adamın sesi kesiliyor, kısa süre içerisinde boşalıyor amfi. yanımdan geçerken omzuma dokunup görüşürüz diyor birkaç kişi, kafamı sallıyorum sadece, bir de gülümser gibi yapıyorum. vizyonda film yok, yani izledim olanları; önceki gün de kitabevlerini gezmiştim yeterince. otobüsler duraktan kalabalık; demek ki bir yere giden insanlar, bir yere gitmek için bekleyenlerden daha fazla. ironi toplu konutlarda bir apartman ismi zaten. kapının açılışını duyan tütsü kafasını kaldırıyor yattığı yerden, suratıma bakıyor; sanki beni tanımaya çalışıyor gibi. bir kadın konuşuyor: potansiyel! bir adam karşısında sinirleniyor; bazen film sahneleri taşınıyor gözümün önüne. o sırada değil, daha önce kapanmış sahaf. yine de yürüyorum oraya kadar, zaten çizgi roman dükkanı kafamda daha güzeldi. buysa jazz çalan tükan gibi. bir berbere sırada kaç insan olduğunu soruyordu insanlar, sayı saymayı unutmuş gibi. berber günde 19 kez nasıl olduğunu anlatıyor, 8 kez o yeni yasanın ne kadar yerinde olduğundan bahsediyordu. yani bu hızla giderse 13 yıl sonra seçim kampanyasını başlatabilir ve aldığı 5 oyla tükana dönerek, "sırada 5 kişi var abi" diyebilirdi. yine buradayım sonunda, kapının açılışını duyan tütsü kafasını kaldırıyor yattığı yerden, suratıma bakıyor; sanki beni tanımaya çalışıyor gibi. ama şimdi hafif bir müzik çalıyor; 6. salonda çok film izledim burada. 5'te de. 7'de de. çünkü benim izlediğim filmler genelde küçük salonlarda oynuyor, ama bugün salon dolu. film üzgün. düşünebiliyor musunuz, günde 3 kezden haftada 21 kez o film ağlayamıyor o salonda, oysa hep üzgün. işte bu da otobüsle dönerken yapılması gereken hesap, yol uzun. garip, insanlar hiç zorluk yaşamıyorlar filmler bitince. sanki sadece birkaç saniyeliğine bön bön bakmak için oturmuşlar gibi hemen kalkıp devam edebiliyorlar kaldıkları yerden, neden bu kadar hevesliler ki hep dönmeye? bu hesapları da yapmak için otobüse gitmeden maçı izlemeliyim. yaptığım ender şeylerden biri, yani sanırım bir şeylere katılıyor gibi olduğum. aa siz bugün göstermeyecek misiniz abi maçı? tamam senin tanıdıksa gideyim, neresi orası? hayır! nasıl düştüm buraya? düşmedim, merdivenler vardı. ne kadar güzel ki tüm bu sivri zeka girişimlerime rahatça gülüyorum kendi kendime yaptığımda. sonrasında gelen gece ve otobüs o ilk hatırladığım andan beri hep güzel ikili. ama o otobüste koltukların altında neon ışıklar vardı ve ben tüm yolcuların geriye yatmış kafalarını teker teker saydım. hep aynı çıkıyor olması can sıkıcıydı. kapının açılışını duyan tütsü kafasını kaldırıyor yattığı yerden, suratıma bakıyor; sanki beni tanımaya çalışıyor gibi. alarm uyandırıyor, erteliyorum. uyandırıyor, erteliyorum. uyandırıyor, şimdi kalksam hala derse yetişebilecek durumda şehrin olmayan saat kulesine ayarlı zaman; o yüzden yine, daha çok erteliyorum. uyandırıyor, ve artık istesem de derse yetişemem, uyanıyorum. perşembeye özel bir şey var, 7 perşembedir gidemiyorum böyle, kalıyorum. oysa az önce cumadan bahsediyordum. ondan önce de çarşambadan. ondan önce de şundan, bundan. haftanın her gününü biliyor gibiyim; n'olur, nasıl olur? bazen özel yetenek gibi çınlatabilirsiniz çünkü tüm bıkkınlıkları. kapının açılışını duyan tütsü kafasını kaldırıyor yattığı yerden, suratıma bakıyor; sanki beni tanımaya çalışıyor gibi. 




2 Kasım 2013 Cumartesi

hey hey hey!

fat albert'in tema müziğini hala dinleyip kendi kendine eğleniyorsan, tebrikler, resmi olarak boku yemiş bulunmaktasın. nereden mi biliyorum? hey hey hey! bir de filminde onun bir rap versiyonu var ki, ne siz sorun ne ben söyleyeyim.
 

ayrıca;
sevgili sharon van etten,
ben şarkıda "dear I need someone who's lost" diye hitap ettiğin, dear'lara gelesin o nasıl nitelendirme öyle?
görüyorum, seattle'lardan sydney'lere radyo istasyonlarında bile mini konserler veriyorsun. öyle ki bir tek etimesgut belediyesi şenliklerine gelmediğin kalmış. hoş değil. yakında seni buralarda da görmeyi temenni ediyorum. bak senin için temenni bile ettim, cümle içinde kullanmam başka zamanda. bir de bir dahakinde güvercinlerle koreografi oluşturalım, sen çalarsın sana eşlik ederek beraber kafa sallarız öyle, olma mı?


 

*"benim en büyük mutluluğum herşeyden kaçmak. herşeyden. tüm çocuklardan. tüm acılardan. tüm sevgilerden. tüm orgazmlardan. tüm gecelerden. tüm günlerden. her hilal aydan, her ülkeden. ben her gece ölüyorum. her sabah yeniden cnalanıyorum. her yirmidört saatlik zaman dilimi hem ölüm hem yaşam aynı zamanda..."
*tezer özlü 

bence bizi cartman paklar. evet, lanet olasıca ben de çok sıkıldım.

 

30 Ekim 2013 Çarşamba

healovin

cadılar bayramı yaklaşırken televizyonda şeker-çikolata markalarının evde kös kös oturan yaşlı insanlar konulu acıklı reklamlarını görmemek beni çok üzüyor. yıllardır cnbc-e'de dizilerin cadılar bayramı temalı bölümlerini izleyip bizim apartmandaki çocuklar hiç gelmiyor böyle healovin'de diye üzülen toplu konut teyzeleri ve amcaları da var. onları da anladığımızı ve yalnız olmadıklarını reklamlarla göstermeliyiz bence. reklamları göremeyince daha da üzülüyorlar, hoş değil. zaten bu sene kostüm bulamamışlar daha.


28 Ekim 2013 Pazartesi

sylvia

hayır, sylvia plath'in size selamı yokmuş. zorlamayın.
ne demişti sharon van etten? -onun da selamı yokmuş size- :sevgili kayıp-birine-ihtiyacım-var.
mektuba öyle başlanmazmış ama, ya da öyle mektuba hiç başlanmazmış. 
günlüğü hep sonralar ve nasıllarla dolu. suç gibi sanki onları okumak, kafa karışıklığı her yerde; sylvia'nın sınava çalışmak için oturduğu, ama kafasında diğer herkesle beraber neden olmadığının dolandığı o pervaneli kütüphane; ve hangi hocanın dersi verdiğini bilmeyecek kadar uzun süre bir derse girmemiş, balkona çıkıp soğuğu hissederek rahatlayan insanın oturduğu bu loş oda. ne dersin sylvia? 
öyle deme, sadece kokla, solu sylvia, yeteri kadar yemek kalmış mıydı? yeteri kadar anlattık mı kapının altındaki havluları?
öyle deme, ama istediğini söyle sylvia. hiç sana seslenmiş miydim? 
bugün 27'si, iyi ki doğdun sylvia, bilmiyordun; ben seni tanıyordum? 


"yirmi yaşındasın. ölü değilsin, daha önce ölüysen de. ölen kız. sonra dirildi. çocuklar. büyücüler. büyü. simgeler. düşlemin mantık-dışılığını anımsa. banyonun arkasındaki dolaptaki tuhaf tablo: şölen, hayvan, bir de jöleli şeker. anımsa, unutma: lütfen gene ölme: en azından süreklilik olsun, bırak -bir tutarlılık özü- senin felsefenin hep devingen, dinamik, diyalektik olması gerekiyorsa da. tez, kolay zaman, mutlu zaman. antitez yokoluşu tehdit ediyor. sentez ise yetkinlik sorunu.

kaç tane gelecek -(kaç değişik ölümü ölebilirim?) nasıl olur da bir çocuğum? bir yetişkin? bir kadın? korkularım, aşklarım, kösnülerim -belirsiz, bulutsu. gene de düşün, düşün, düşün- bu geceden şunu sakla, bu kutsal, mucizemsi dirilişi, yaratıcı, bütünleyici, kör iyimserliği, ölü, donmuş, çok uzaklara gitmiş olan. 
...
yarın tansökümlerini lanetleyeceğim, ama başka, daha erken geceler olacak, tansökümleri, allah kahretsin, alarmlarda, kulak tırmalayan çanlarda, canavar düdüklerinde sergilenmeyecek artık. ..."*

*sylvia plath'in günceleri, oğlak yayınları, mart 2000.


24 Ekim 2013 Perşembe

selam. evet, ben de öyle düşünmüştüm.

ankaralılar dikkat etsin, hala bir jetpack'i olmadığı için cinnet geçirip elindeki küreği kendi etrafında 360 derece çevirerek pervane etkisi yaratıp uçmaya çalışan amcalar var. cidden, şahsen gördüm onayladım. 

tellier'nin video da çok güzel bu arada, sadece şarkı değil. 

23 Ekim 2013 Çarşamba

Our Toyota was Fantastic / Bizim Toyotamız Muhteşemdi

our toyota was fantastic, fransız webcomics yaratıcısı boulet'in animasyon gifleri kullanarak yaptığı çok güzel bir ufak çizgi roman. aslında doğru tabir comics, hatta webcomics, çünkü çizgi roman graphic novel'i karşılıyor anlam olarak, ama işte türkçe. buradan ulaşılabilir kendisine. 

o değil de telefon numaramı söylemeyi beceremeyince usanıp da fransızca öğrenmeye çalışmayı bırakmayaydım iyiydi.


21 Ekim 2013 Pazartesi

some chins are bigger than others* ya da morrissey'in otobiyografisi

Morrissey'in otobiyografisi çıktı çıkmasına ama henüz yayımlanma tarihine bir ay varken önce yayıncı Penguin ile anlaşmanın bozulması sonra kitabın çıkacağının tekrar duyurulması, ardından kitabın Platon'dan Dostoyevski'ye, Sir Arthur Conan Doyle'dan Steinbeck'e kadar çeşitli yazarların eserlerinin çıktığı Penguin Classics serisi altında çıkmasıyla tam olarak Morrissey'lik bir iş oldu. Hatta söylenene göre Morrissey'in ısrarıyla Klasikler diye nitelendirilen seri içerisinde yer almış kitap. Bir de özellikle baktım bu seri içinde otobiyografisi olan başka birisi var mı diye ve Moz'dan başka beş kişi var: Charles Darwin, Birleşik Devletler'in Kurucu Babaları'ndan Benjamin Franklin, en önemli liberal teorisyenlerden John Stuart Mill, kimmiş diye baktığımda öğrendiğime göre New York Üniversitesi'nin ilk afro-amerikan profesörü olan ve diplomatlıktan avukatlığa, şarkı yazarlığından insan hakları aktivistine kadar giden çeşitli cins cins sıfatlara sahip James Weldon Johnson isimli kişi ve 16. yy'da yaşamış İtalyan heykeltıraş Benvenuto Cellini.

Yaşam boyu trollük ödülünü cidden hakediyor yani Morrissey.


The Guardian da Morrissey'in otobiyografisi için alternatif kitap kapakları seçkisini yapacağını duyurmuştu, içerisinden en beğendiğim yedisini buraya aldım ama tamamına da şuradan bakılabilir. Kimisi gayet ciddi ve orijinalinden daha güzel kapaklar yapmışken çoğunluğu sağlam geyik olmuş.


 
 

 



20 Ekim 2013 Pazar

bazen çok konuşurum ben. usandırıcı bir döngü; farkeder susar, unutur yine başlarsın. bu gevezelik günlerimde en önemli şeylerden birisini unuttum sanırım, mevcudiyetin kırılganlığından bahsederken zarafetini gözardı ettim. oysa sadece bir fotoğraf yeterdi insan için gerektiğinde, bazen o kadar somut olmasına bile gerek yoktu kalanın. ama bir şekilde unuttum, bu kadar saçma gelişmiş her şeyin toparlanıp bir bütün olarak karşımda duracağının. çünkü anlamsız veya anlamlı görünen her şey zaman içerisinde üst üste eklenerek bir şeyler oluşturuyor; mesela o çocukken izlemişsin gibi gelen filmde hep arkadan geçen bir karakter. tüm her şeyi geçtim, giriş ve gelişmeyi dahi tüm suçluluğa rağmen bir kenara bıraktım, en olmayacak şey zarafetten düşmekti. malesef. çünkü hata taşınabiliyor ne kadar üzse de, ama bu başka bir şey. ve ben her şey için üzgünüm.

      ; by capodelnulla on Grooveshark

17 Ekim 2013 Perşembe

// sabah içilmeyip de bir köşeye bırakılmış portakal suyu gibi hissediyordum. gerisi gecenin etkisiydi. zaten böyle oynanır mı, las vegas'a gitsem değil donu böbreğimi bırakıp dönerim herhalde.

14 Ekim 2013 Pazartesi

kırsal iskoçya gitgide terkediliyormuş çünkü insanlar yavaş internetten şikayetçiymiş. ucuza baraka almaya gideyim diyorum ben de. olma mı? hem ordan izlanda'ya uçuşlar da ucuzdur.

o zaman iskoçları böyle alalım bir iki şarkı söylesinler bakalım; diyordum ki düğünde sahneye akraba davet eden piyanist şantör gibi hissettim bir an kendimi. hayat çok garip, keltlerin diyarına gitme hayalleri kurarken bir bakmışsın ki piyanist şantör oluyorsun. "metaforlar foraa!" anlayacağınız, malesef yelkenler daha çok beklerler zaten. 

iskoçşantör by capodelnulla on Grooveshark

13 Ekim 2013 Pazar

late for the sky - jackson browne

melodiler gitmiyor. neydi? hah; ah bu şarkıların gözü kör olsun.
hiçbir şey yoksa da, late for the sky söyleyen jackson browne var şu anda.  

12 Ekim 2013 Cumartesi

bazen ne kadar kabul edemeseniz de hikayedeki kötü, melun adam sizsinizdir. çünkü öyledir.

belki bir de, bir an büyüyüp sonra anında diğer tarafa kaçan gözbebekleri olur, kalmasaydı dedirtir. 

4 Ekim 2013 Cuma

ayıp olmasın ama kış bastırmış sana hadi bana da kartopu yapıştırsana*

ekimle beraber pembe yanaklı soğuklar mevsimi ankara'da açılmış bulunmakta. ben de first aid kit'in ayıp olmasın ama kış bastırmış sana hadi bana da kartopu yapıştırsana şeklinde dilimize çevirdiğim şarkısıyla kendisini karşıladım, iyi yaptım.  

bir de ben duyurumu yapayım: mançini atkıları gelmiştir!

humans of new york*

ya da kısaltılmış haliyle; hony. brandon stanton'un şehrin çeşitli yerlerine gidip orada yaşayan insanları fotoğraflamasıyla başlayan projesi zaman içinde daha da gelişiyor ve o insanların kısa kısa hikayeleri veya o anda akıllarında olan şeyle sorulara verdikleri cevaplar da o fotoğraflara ekleniyor; sonuçta hayranlık uyandırıcı bir iş çıkıyor. çünkü mutlaka yolda yürürken çevrenize bakıp düşünmüşsünüzdür bu insanlar nereye gidiyor, ne yapıyor acaba kafalarından ne geçiyor diye, sonuçta oradaki tek benlik siz değilsinizdir ve sadece kendi kendiniz kontrolünüzdeyken şaşırtıcı gelir orada o kadar fazla kontrol olması. bu merakın, veya sorgulamanın, bir nevi tatmini oluyor humans of new york. evet, sadece bir noktada isminin adandığı, yaşayanlarının konuştuğu şehri tanımlıyor proje ama sonuçta insanlar orada kilit kelime oluyor.

2010 yazında başlayan bu yaratıcı işten benim ancak üç aydır haberim var ve o üç ayın her gününe ayrı bir değer kattı o kısa metinlerle stanton'un fotoğrafları. üstelik dijital ortamda olanı her zaman biraz uzak bulsam da garip bir samimiyeti var facebook sayfasının. yine de benim gibi belli şeyleri somutlaştırmayı sevenler için güzel haber kitabının çıkışına iki hafta kalması, şu anda amazon veya book depository gibi sitelerden önsipariş edilebilir.

bir de uzun süredir bekliyordum, benzer konseptle sayfalar ne zaman açılacak diye ve bugün şans eseri farkettim ki onlarca şehre, hatta bazısında ülkeye özel sayfa açılmış facebook'ta brandon stanton'ın bu muazzam işinden esinlenilerek. onlar arasında da ilgi çekici şeyler yapabilenler olmuş fakat hiçbirinde orijinalindeki hava yok tabi. basit ve yaşama fazla yakın güzel bir fikri uygulamak isterken ya stanton'ın fazla etkisinde kalmışlar ya da aynı isim altında fazla alakasız işler olmuş. bunu da not düşmek istedim. 

blog için buradan.

30 Eylül 2013 Pazartesi

yukarıdan aşağı, bir his: heaven / i lost something in the hills / all is loneliness

zihnimde dolaşan şeyler, insanların oda temizlerken ne atmak ne tutmak isteyip bir kutuya tıktıktan sonra köşeye bıraktıkları şeyler gibi. bir nevi yaşamın ancak kıyısından geçerken günün tam ortasına oturuyorlar yani. oysa bir grup terapisine katılıp, merhaba ben bir hikaye bağımlısıyım, dedikten sonra sanki hiç durmayacakmış gibi gülerek çıkmak istiyorum. malum hastalıkların çok matah olduğu zamanlar. bir kurmacayla anlatabilirim aslında tüm bu kafamda canlananları, ama statik konumumla fazla meşgulüm. hem kurmaca yazmaya kalkarak kendimi o kadar yakından tanımak ister miyim, sanmıyorum. bıçakçı'nın karakterlerinden ender diyordu ya, kimisi okudukça yazmayı öğrenir, ben okudukça yazmamayı öğrendim diye; o hesap. filmler gibi. seviyorum ben zaten hep izlemeyi, ne gerek var fazlasına? başka biri olması fikri hep itici geldi o yüzden, her türlü ilişkinin var bir garip sırnaşıklığı ve ben sarmaşığı hiç sevmem. hem kaktüs hep daha estetik değil midir? yani sonuca geldiğimde sanırım, gerçekten, tekrarlayacağımı bildiğim şeyler için özür diliyorum. çünkü ne kadar itsem de bir an o sırnaşıklığın otobüsteki ter kokusu benzeri hissine kapılıp, ben sonra özlüyorum. yaşamı olmayanlarla kurmak gerekiyor gibi, zira olanlar ölüler. hiç olmadı zaten ölürler. yine de çözümlemek değil bu, sadece uykunun gelmediği bir geceden ertesi güne kalanlar. hani tanıdığın insanlarla bir gün oturur içersin de o gün hepsini sever, ertesi gün unutursun ya, öyle biraz. şaşırtıcı olan; geçişi, kalışından daha güzel duruyor.    


yukarıdan aşağı by capodelnulla on Grooveshark

23 Eylül 2013 Pazartesi

any day will do fine - michael kiwanuka

michael'ın selamı varmış. ben sadece ekranın karşısında oturup müzik dinliyorum.
bir anlam ifade eden şeyler yazmak istemiştim de aslında beceremedim. n'aber tütsü dediğimde kedi de cevap vermiyor zaten. öyle bakıyor boş boş. ha söylemiş miydim, michael'ın selamı varmış?  
sevgiler.

20 Eylül 2013 Cuma

Taze Çıktı: Sirens - Pearl Jam

ne kadar zaman geçerse geçsin, pearl jam hep pearl jam. tamam arada verdiler bir fire backspacer ile. gerçi onun da kapak çok iyiydi ama işte metallica'nın st. anger'ı var ya, öyleydi benim gözümde yine de o albüm. ama bu sefer cidden pearl jam olarak geliyor yeni albüm, video da taze çıkmış.  


sevgili vedder, ancak o sesinin tınısına benzeterek tanımlayabileceğım insan/larla karşılaşırım bir gün umarım. şimdilik sadece sen söylesen yeter. sevgiler.

19 Eylül 2013 Perşembe

We're Not The Ones We Thought We Were*




şimdi açıkçası albümde daha güzel şarkılar var, yani en azından benim daha çok beğendiğim. ama vatandaşlar soundcloud'a bile dinlenmesi için şarkı koymak yerine alin coen'in albümdeki şarkılar üzerine yarımşar dakikalık yorumlarını koymuşlar. hayır bir de almanca. ha bu bilgilendirici not neye yaradı? anca güzelim albüm ismi ve albüm kapağının altında sırıttı.

13 Eylül 2013 Cuma

Build. Destroy. Rebuild. / Hanni El Khatib

biraz kazı yapıyordum uzun süredir kendi kendime, ulaştığım sonuç budur. yani şarkının bizzat kendisi değil, ama oralarda bir yerlerde. 


12 Eylül 2013 Perşembe

brenda chenowith*

six feet under ile oluşturduğum bağı, ne kadar seversem seveyim başka hiçbir diziyle geliştiremedim sanırım. brenda ve nate'in sürekli aklıma gelen bir sahnesini bugün tekrar izlerken, oraya, yine aynı diyalogu izlemeye nasıl ulaştığımın bu sefer farkındaydım. bilerek kazdım bu sefer ve en sonunda bildiğim yeri yeniden keşfettim. sanırım bazen insanın içinde kalıyor, böyle diyaloglar falan.

bir de brenda'nın "ne bileyim, işte hayat hakkında" derken sesi gidip geliyor ya, o zaman başka bir acıtıyor.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Ask - Sharon Van Etten

"hani masanın üzerinde bir lastik bulursun da gün boyu elinde onunla uğraşırsın ya bazen kaçmak için, öyle işte. ama tam da değil."


3 Eylül 2013 Salı

#1 Afili Boğulmak / Drowning With Style

Bir melodi hatırlatır bir anda gördüğünüz bir resmi, ya da bir satırı okurken takılmış olduğunuz bir ritmi hissetmeye başlarsınız içinizde bazen. Veya böyle şeyler işte, fikrin açık olduğunu sanıyorum; daha fazla örnek mevcut algılamayı değiştirmeyecektir. Eşleştirmek geliyor benim hep içimden böyle anlarda, bir yerden başlamak lazım dedim.  

Seriye başlarken; çok sevdiğim Sharon Van Etten'i benimle tanıştırmış olan şarkı ve videosu, Elizabeth Bishop'un şiiri ve Linnea Strid'in tuval üzerine yağlı boya resimlerini eşleştirdim. Şiirin çevirisi postun en sonunda yer alıyor. Daha önce birçok sefer çeşitli düzyazı metinler çevirmiştim ama ilk defa bir şiiri de çevirmiş oldum. Şahsen her zaman orijinali tercih ettiğimi söyleyip gevezeliği ve açıklamaları keseyim burda. 


The art of losing isn't hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster,

Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn't hard to master.

Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.

I lost my mother's watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn't hard to master.

I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn't a disaster.

- Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan't have lied. It's evident
the art of losing's not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.

2 Eylül 2013 Pazartesi

iki şarkıdan birikmişlik

Eylül de geldi, diyor insanlar zamanın geçişine şaşırarak. Yaşamın, gün sonunda eve giderken çıkılan apartman merdiveninde çözüldüğü zamanlar geliyor yani. Uyku öncesinde kendi kendine sayıklarken yarın dünyayı nasıl kurtaracağının planlarını yaptığın günlerin çoklaşacağı mevsimler, Ankara'nın her şeye rağmen gerçekten yaşanacağı. Düzen değil ama sadece sonbahar ve kış, yani bir mütemadiyen derse girip işe gitme günleri değil bunlar. Yaşamın rutin günleri evet, ama rutin her zaman düzen değil. Sabah mahmurluğuyla içilen bir kahveyle uyunulacak dersler, görüp bunaltıcı bir diyaloga girmemek için kaçınılacak insanlar olacak mesela benim için önümüzdeki birkaç ay boyunca; kendimi bildim bileli tanıdığım ama bir türlü bir olamadığım insanlarla alıştığımız için görüşeceğim. Ve birkaç sene daha tekrar edecek bu. Arada büyük hayaller tekrarlanacak, lüzumsuz istekler gerçekleşecek; birkaç anlık mutluluk ve ertesinde gelen huzursuzluk. Kendi halinde devam eden formüllü ama kalburüstü polisiye bir televizyon dizisi gibi: baş karakterin takıntılı olduğu bir katil ama sürekli ortaya çıkan başka ve alakasız cesetler; dolayısıyla arada bir nadir bölümlerde peşinden koşulan esas adam. Ya ipuçları o sayıca çoğunluktaki sezon-doldurma bölümlerdeyse? Birbiri ardına gereksiz şeylerle uğraşırken bir gün eve geldiğinde eşinin İtalya'ya gideceğini söylediği ve sonrasında kanepede öylece oturup kalan Tony Soprano gibi mi durmalı, üstelik arkadan başrol çalan Eurythmics'in I Save The World'ü yavaş yavaş duyulmazken? Ama patlamalar değil miydi yaşam; herkesin kendine bir deri koltuk seçtiği sonra masada yaşadığı? Cansever bunun için mi yazmıştı o dizeyi; belki de kaldırmadı masa o kadar yükü. 

Hikayelerle besleniyorum, balolardan kaçıyorum demiştim bir filmden sonra; neşesiz karnavallar gibi bile demişim mesela o zaman; ister istemez alışılmamış bağdaştırma sadece bunlar. Tüm olan ve tüm olacak, soğuk bir günde yürüyerek bir yere yetişmeye çalışmak, sonrası için oturacak yerler düşlemek; oturunca da yürümeyi özlemek. Yavaştan hırka ve kazakları çıkarmaya başlamak da bir şey herhalde, gelir devamı ayların. 

29 Ağustos 2013 Perşembe

bir de sharon van etten ne söylerse*

*
"Yaşam bir kabullenme biçimidir. Ne ve kim olmadığını kabullenirsin önce. Soğukta yürümek gibidir biraz da. Kaşkolun olmadığını kabullenirsin önce, ve bazen hızlı yürürsün, yürüdükçe terlersin. Hava soğuktur, herkes üşüyordur ama sen terliyorsundur. Durmazsın, terlersin. Yavaş yavaş yanakların üşümeye başlar ama, her şey önce suratta başlar çünkü. Önce suratın donar, beklemediğin bir şey duyunca. Sonra ağzın aşağı doğru bir yay oluşturur. (bazı kalıplar gerçektir.) Üşümek de yüzden başlar, bu yüzden. Yavaş yavaş tüm vücuduna yayılır, ve en sonunda donarsın. Uzun bir uykuya daldı diye anlatır bazıları küçüklere bunu. Korkar diye düşünürken aslında daha büyük bir problemin içine bırakırlar o küçük çocuğu. Ya bir gün kendisi de o uykuya dalarsa? Ya da çevrelerinde olmayı sevdiği insanlar? Oysa ölmekte o çocuk da, söylemeli tüm insanlar, anlamalı artık; ölüm gerçekleşmez bir anda, ölmekteyiz aslında yaşamakta. Çünkü yavaş yavaş olur, önce yüzün donar sonra da kendin donarsın tamamen. Evren tamamlanmıştır.

'Hayat yine de kitapta durduğu gibi durmuyor.' diyordu Barış Bıçakçı. Benim artık kafam karışmıyordu, çünkü hiçbir şey olmuyor olduğundan emindim. Onunla aynı derinlikteki suda yüzemediğimi biliyordum, bir kupa kahvenin üzerine farketmiştim ilk kez, sadece bir kupa kahve gerekmişti. Yaşam bazen bir vazgeçme biçimiydi."*

Aşağıdaki video Wristcutters'ın açılış sahnesi üzerine Tom Waits'in Dead and Lovely'sinin eklenmiş hali. Yani en güzel film açılışlarından biri, en güzel adamlardan biriyle...

25 Ağustos 2013 Pazar

bazen olur öyle, saat dönüp durduğundan hepmiş gibi gelir. ve cümleler artık amaçlarına hizmet etmez. 




dön dinle, dön dinle diyen sadece ben değilmişim bu şahane score için.2 küsür dakikayı 12'ye tamamlamış bir hayran.

18 Ağustos 2013 Pazar

Bir İntihar: Martin Manley veya yaşam ve pilsiz çalışan zihinler


Martin Manley, 60. yaşına girdiği doğum günü olan 15 Ağustos 2013'de Overland Park Polis Karakolu otoparkında 911'i arayıp intiharını haber verdiği anda tabancasıyla kendisini vurdu. Peki, ortalama bir günde 100 civarı intihar olan Birleşik Devletler'de Manley'in intiharının önemi ne? Daha doğrusu, her gün o kadar insan intihar ederken Martin Manley'yi bahsedilecek kadar özel kılan ne? Kendisi. Ama bu, kesinlikle, az çok ünlü bir spor bloggerı olması sebebiyle değil, intiharı için mayıs ayında açtığı ve düzenlemeye başladığı siteyi tam da intihar ettiği 15 ağustos'ta yayına sokması ve bunu da kendi spor blogundan son bir post ile duyurması nedeniyle kendisi. Yukarıdaki fotoğraf da kendisinin sitesine koymuş olduğu 60. yaş fotoğrafı.

Hayatından çeşitli parçalardan, neden intihar ettiğine ve nasıl edeceğine nasıl karar verdiğine kadar anlatan bir blog yazmış Martin Manley. Acı olan, "öldükten sonra, gazetede arkanızdan sizin için yazılmış birkaç satırla, başkalarının sizi umursaması için çok yaşlı biri olarak bir günlüğüne hatırlanabilirsiniz veya böyle bir siteyle yıllarca unutulmayabilirsiniz; hangisini seçiyor olduğum malûm." diyerek giden birisinin ve hatta bir tabanca kullanarak kendisini öldürdüğü için Birleşik Devletler'de etrafında büyük tartışmalar dönen bireysel silahlanma konusundaki duruşunu, yanlış anlaşılmamak adına o sitede paylaşacak kadar düşünceli birisinin böylesine büyük çabasına şu an doğal yollarla ulaşılamıyor olması. Yine de, yerkürenin bir ucundaki birisi olarak o siteye bir şekilde ulaşıp kendisini tanımam da yeterli sanıyorum. Zaten hikaye aslında o kadar dünyalı ki, o sitenin varlığını haber veren birkaç satır dahi yeterli kendisini unutmamak için.

Yaşamının detayları bir tarafa, herkesin ilgisini çekecek kısım sanıyorum ki "neden olduğu". Tabi bu soruyu yaşamının detaylarını bir tarafa bırakarak anlamlandıramayız, ancak kendisi neden olduğu bölümünde öyle güzel bir şey söylemiş ki, soruya tam anlamıyla cevap vermiyor olsa dahi bence yeterli derecede söylüyor: "neden olmasın?". "Çünkü yapabiliyorum" kalıbı birçok sefer ucuz kişisel gelişime konu olmuştur ama böylesine güzel oturduğu yer de azdır sanırım. Fakat Manley bu kadarla yetinmeyip her zaman kafasında kalmış olan intihar düşüncesinden hareketle açıklamaya çalışmış maddelerle "neden olduğunu" ve -Slate'deki bloglardan birisinde Manley'ye dair atılmış başlıkta güzelce belirttiği gibi- 21. yüzyıl intihar notlarına güzel bir taslak oluşturmuş.

Rastgele okumalarımı yaparken Manley'ye dair o habere denk gelmemin üzerinden sanırım bir saatten fazla zaman geçti ve en azından bir kişi tarafından unutulmayacağını biliyorum artık kendisinin.

Sitesi Yahoo tarafından yayından kaldırılmış olsa dahi şu adresten oraya hala ulaşılabilinir.

12 Ağustos 2013 Pazartesi

Kısa süreli heyecanlar var, insana bir an için soğuk suyun altına girmiş gibi hissettiren. Herkes bir yatağa bağlı ve hepimiz aslında makinelerin bize yüklediği anıları simule ederek yaşıyor gibi hissediyoruz ya, işte bir an sanki fiş çekiliyor o anlarda. Afallamanın nedeni bu, ağzın yukarı doğru bükülerek yüze o aptal ifadenin yerleştiği o anlaşılmaz anlarda. Sanki vasat bir komedi dizisinde olmadığı gibi davranmaya çalışan bir karaktersin de, barda önüne konan bardağa bakıp onun bir anda mı içilmesi gerektiği yoksa aheste aheste elde mi dolandırılacağını düşünüyormuşsun gibi anlık bir heyecan, her şeyi anlatmak istersin, sanki her şeyi hissedebiliyormuşsun gibi gelir. Sonra sanki fiş takılır falan. Anlatmaya ne kadar hevesim vardı mesela birkaç dakika önce bu cümlelere başlamışken, şimdi bıraksalar da birkaç yıl uyusam diyorum; uyumayı da sevmem gerçi. Arada bir ne kadar sıkkın olduğumu yazıyorum, oysa gayet iyi hissettiğim de oluyor, ama çalar saate güven olmasa bile biraz uyusak mı?

7 Ağustos 2013 Çarşamba

gece gitmeyen gelgit, sorular sayıklar.

her şey çok yoğun, hissediyor musun? kelimeler bakıyor sadece öylece, sözlükte durmak için varlar; senin için değil. garip. ifade edemiyorum, beceremiyorum bir türlü. günleri sayıyorum. bir şeyler içiyorum ardı ardına şişesinden. biraz iyi hisseder gibi oluyorum önce, sonra her şey daha da yoğunlaşıyor. neden? oysa  hikaye tanıdık, en çok anlatılanından. şarkılar bilmiyorun daha mı kötü yapıyorlar, filmler uzak, anlatılanlar bildik. bir çözüm var, korkak. iki çözüm var, mümkünsüz. üç yok. kimin hakkıydı ki, ya da var mıydı? melodiler sizde, veya siz de mi? sıkılmadım, büzüştüm. soğuğu özledim, ama o değil nedeni, hem insan neleri özlemez ki? yaşam bir kabullenme biçimi mi, yoksa vazgeçme mi? öyle demişim ya daha önce, geçen gün okudum tekrar. okumayacaksam neden yazdım ki zaten? efendim? çöp mü? sayıklarken çıkar bence insan zihninin en mantıklı hali. uyku öncesi, şişenin etkisi. zaten kim özlemiyor ki? unutma, melodiler kafanda. dön çal, dön çal. kimse duymasın, ama sen sana yetmezsin. sayıkla, arada anlamlı bir cümle çıkar. 


1 Ağustos 2013 Perşembe

*

Düşünülmeden yapılmış bir şey değildi, kararların zaten yapısı gereği üzerinde durulmuş şeyler olması gerekmez mi? Peki ama, neden bilmediği bir döngüyü kırmak istesin ki insan, hem bilmediği şeyin bir döngü olduğunu nasıl anlayabiliyor? İstisnaların olduğu yeni bir haber değil, sadece bazen beklenmedik olan daha yaygın reaksiyon oluyor; herkesin saati bir değil sonuçta. Her hikayenin en az iki tarafı var ya, bazı hikayeler tek bir nokta etrafındaki çember; herhangi bir nokta üzerinde, dışarısı atmosfer, arka plan, öyle mecazi laflar işte. Yani sonuçta istisnalar varmış, ve bazen çok geçmiş. Aslında çok fazla da geçmemiş, ama işte bazen onun için bile çok geçmiş.

Hani bir yere gitmek istersin de şimdiki yeri bir anda unutursun ya, sonra gidersin de bu sefer geri dönemezsin çünkü o an unuttuğun her şey bir bir önüne dizilir. Daha net bir görüntü için çıktığın yerdesindir şimdi, ama ne görüntü daha nettir, ne sen artık daha net olanı istiyorsundur. O an anlaşılır; buruk olan bazen en iyisi olandır. Oysa şu anda, o önceden burukluğun sebebi olan netliktir senin gerçekliğin, ve burukluksa geride kalan hatırladıklarındır. Sanılanın aksine, geriden gelip insanın peşini bırakmayan sebep ve sonuçlar değil, geride kalıp artık gelmeyen sebep ve sonuçlardır insanın unutamadıkları, ve onu kendisi yapan.


30 Temmuz 2013 Salı

A Crime - Sharon Van Etten

Bazen yalnızca öylece oturuyorum, çünkü yapacak başka hiçbir şey olmuyor. Sharon Van Etten'i daha yeni yeni dinlemeye başladığım zamanlarda bir fotoğrafındaki detayla dalga geçecek kadar, diye başlayacakken yeni bir cümleye mesela, beyhude, diyor susuyorum. Şikayetsiz bir memnuniyetsizlik, kendi kendine bir kifayetsizlik, ucuz kelime-söz bulamaçları falan...

18 Temmuz 2013 Perşembe

Uğultu

Bundan çook uzun birkaç yıl önce, herkes "parlak" bölümler ve geleceklerin peşinde koşmak için yırtınırken, belki en baştan yolumu bilircesine en "parlak olmayan"lardan felsefeyi seçmek istemiştim. Doğduğum ve bir şekilde aynı yapının parçası olduğum şehri bırakıp gitmek kolay mı görünmüştü yoksa Baudelaire'i doğrularcasına sadece bir yatak değişikliği isteği miydi hala tam olarak bilemesem de o zamanki yoğun gitme isteğininin de oluşturduğu ruh hali sebebiyle yer etmişti bende Ahmet İnam'ın "kimsesiz değilim, yalnızım" deyişi. Hoş, görünen o ki doğru yer ve zamanı yokmuş kendisinin tespitinin yer etmesi için. Hikayeler takip etmekten daha çok hiçbir şeyden keyif almayışımın sebebi budur belki, kesin şeyler söylemekten her zaman olmasa da kaçınıyor olmam gibi. Hani rüzgârın o bildik sesine biraz daha dikkât edince o uğuldamanın aslında insanların konuşmalarının belli belirsiz bir dalgası olduğu fark ettim diyeyim karşısındakini lafa boğarak satış yapmaya çalışan şark kurnazı esnaf gibi lafı uzatmayarak. Ama bilmiyorum o ses gerçekten böyle ayrışabiliyor mu yoksa sadece uzaktan başkalarının diyaloglarını mı buraya taşıyor, fakat işte o an kimsesizliğin ilk çağrıştırdığı anlam ötesinde yalnızlıktan çok da farklı olmadığını anladım. Arkadaş'ı sözcük olarak incelerken kökünün yanlış yorumlanması gibi adeta, arka çıkmaktan ziyade arkada kaldığı için öyle belki de niteleyen kodu; veya belki de hiç bildiğimiz gibi değildi ama çok eskiden beri birileri bir başlarına olmaktan çekindiklerinden yeni anlamlar yüklenerek süregeldi; yine de benim bildiğim sakinlik kalabalıktan iyi, yalnızlık ve kimsesizlik gibi ayrıştırarak eldekini sevdiğini ama bunun kötü olmadığını söylemeye çabalamaya lüzum yok, çünkü içerik sebebiyle zaten iyi ve kötü kıyaslaması kişinin kendisine kalıyor; başka biri yok.


  

9 Temmuz 2013 Salı

*Çünkü yaşamımın kontrolünü kaybettim.

Reddit'teki reactiongifs subredditi beni çok eğlendiriyor:
 
Annem, sabah 4'te neden kedi resimlerine bakıyor olduğumu sorduğunda: 


7 Temmuz 2013 Pazar

The Last of Us



Biraz beylik olsa da hoşuma gider Beşir Fuad'ın cümlesi, belki de yerli edebiyatta benim için edindiği konum dolayısıyla kendisinin söylediği herhangi bir şey olduğundan daha güzel de geliyor olabilir ama düşününce doğrudur da söylediği; "Hakikat şahsa, hata zamana aittir."

Benim az önce bitirdiğim bu oyunla ilgilenip üzerine bir şeyler yazıyor olmam kadar The Last of Us'ın kendisiyle de ilişkili Beşir Fuad'ın cümlesi. İnsanlığın "kıyamet sonrası" yeni dönemine dair vurucu bir hikaye oyununki, beklendiği üzere değil, benim için beklendiğinden de öte. Eduardo Galeano diyor ya, "bir futbol dilencisiyim ben, tanrı aşkına güzel futbol" diye, oradan hareketle diyorum ben de bir hikaye dilencisiyim diye; işte en çok hikayesini bu yüzden merak ediyordum The Last of Us'ın. Post-apocalyptic diye nitelendirilebilecek her türlü şeye olan aşırı ilgim sebebiyle zaten zayıf bir noktama denk gelmişti oyun duyurusunda ama bekleme sürecimizde gördüklerimiz "gerçek olamayacak kadar güzel" görünüyordu. Bir de Ellie gibi bir küçük kız çocuğu karakteri fazla klişe görünüyordu; "Koru!" Tüm endişelerime rağmen oyun çıktıktan sonra ancak alıp başlayabildim, ve '97'deki ilk bilgisayarımdan bu yana oyun oynayan birisi olarak ilk defa bir oyuna böylesine daldım gittim. En sevdiğim şeyi bile ara vermeksizin yapmaya dayanamadığım halde TLoU'nun başından kalkmam ancak uykusuzluk sebebiyle oldu, o da yaklaşık 3 saat ekrana ve kontrolöre kilitlendikten sonra.


Oyun incelemesi yazmak değil amacım ama çok genel bir değerlendirmeyle TLoU'yu bir oyun olarak ele alırsam; bir oyuncu olarak bir oyundan beklemediğim kadar etkileyici hikayesi, gayet sağlam, sevilesi karakterleri -ve tabi özellikle de Ellie-, Gustava Santaolalla'nın elinden çıkma dönüp dönüp dinlenesi müzikleri, PS3'te artık devrini kapattı kapatacak olan mevcut nesilden beklenmeyecek kadar kaliteli grafik ve animasyonları, ve tabi oynanabilirliğiyle bence yılın değil bu neslin en iyi oyunu TLoU. Ayrıca belirtmek isterim ki fırsatı olduğu halde oyuncuya seçenek sunmayan oyunlara karşı acımasız olan birisi olarak söylüyorum bunu, TLoU'da da hikayenin başından sonuna birçok noktada kırılma noktası olabilecek ve oyuncunun tercihine bırakılacak anlar mevcuttu, şahsen hakkım olsa yapacağım tercihlere uygun ilerledi hikaye ve benim bunu dert etmememde bu durumun da payı var fakat bunun da ötesinde anlatımı o kadar iyiydi ki zaten o belli kırılma anlarında kendini oyunun akışına bırakmaktan başka bir şey yapmak istemiyor insan. Ha tabi bir de şu var, oyuncunun tercih hakkı olsa hikayenin dramatik yapısı çok zarar görürmüş, hele de o boğazıma düğümlenen muhteşem sonu...



Destructoid'de Jim Sterling'in TLoU'ya 10/10 verdiği incelemesinin son satırları oyuna dair söylenmesi gereken en önemli şeyleri söylüyor: "... Naughty Dog'ın yeni yaratısı TLoU tam olmuş, ve bunu mümkün olan en büyük övgüyü yapabilmek adına söylüyorum. Yani TLoU'dan daha fazla bir şey istemiyorum, buna ihtiyacım yok. Son replikler söylendiğinde ve jenerik akmaya başladığında ben tamamdım, TLoU bana istediğim her şeyi sağlamak için yapması gereken her şeyi yapmayı başarmıştı. Ve sonu harikaydı." 


Bunları not ederken dakikalardır diğer yanda Gustava Santaolalla'nın o harika The Last of Us bestesi çalıyordu, tıpkı oyun çıkmadan aylar evvelden beri gün içerisinde mutlaka bir kez bu odada dinlenmiş olduğu gibi, bu sefer sadece arka arkaya durmaksızın ve müziğe dair oturup dinlemekten başka bir şey bilmeyen benim için her notası daha fazla acıtarak.  


11 Haziran 2013 Salı

E3 2013 / Microsoft - EA - Ubisoft - Sony Konferansları

En baştan söylemeli; dağınık ve kullanışsız bir kişisel izlenim yazısıdır. Ve okumak için doğru zaman mıdır, tartışılır.

Yeni nesil konsollara geçiş döneminde olduğumuz için bu sene E3’ün, son zamanlarda yitirmeye başladığı ilgi odağı konumunu güçlendireceğini düşünüyordum. Elbette bu “büyük buluşmadaki” profil düşüklüğünden oyun dünyasını takip eden gayet sıradan bir insanın sıradan bir izlenimi olarak söz ediyorum, yoksa oraya erişimi olan video oyun gazetecisi olsam muhtemelen ilk ziyaretimin öncesi ve sonrasındaki bir hafta uyuyamazdım. Ancak video oyun dünyasının da bir süredir ciddi bir sıkıntı yaşadığı ortada, çünkü sektör büyüdükçe hayal gücü artık başka bir boyuta geçti; Piyasada kimin daha fazla paya ve dolayısıyla söze sahip olacağının savaşı veriliyor bir nevi, ve bunun yöntemi olarak da riske girmeden en güvenli yol tercih edilerek kendini ispatlamış ya da en azından nitel olarak olmasa da satış miktarlarıyla nicel olarak tatmin sağlayan oyunlara sürekli devam oyunu yapılıyor. Yeni fikri mülkler de çıkıyor elbette ama ziyadesiyle zayıf kalıyorlar. Bu sene bu açıdan oyun dünyası adına kritik bir yıl, çünkü hem PS3’ün iki yeni ve oldukça “çarpıcı” exclusive oyunuyla beraber Ubisoft’un E3 2012’de bomba gibi ortaya bıraktığı Watch_Dogs geliyor, hem de yeni nesil konsollarla beraber yeni oyun duyuruları var. Yani en azından konferanslar öncesi düşüncem bu yöndeydi, fakat ilk iki konferansa baktığımızda Microsoft ve EA’nin hayal kırıklığı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Ubisoft, Assassin’s Creed serisinin ara oyunlarıyla beraber sayınca 6. Oyunu olan Assassin’s Creed IV: Blackflag’i gösterdiğinde ben artık baygınlık geçirecek gibiydim fakat geçen yıl Watch_Dogs’la yaptığı gibi bu yıl da The Division’la yine ağzımı açık bıraktı. Tabi bir de The Crew’u söylemek lazım yeni oyunları arasında fakat kendileri The Division’ın duyurusundan sonra  “Ubisoft’tan 2 yeni oyun” dediğimiz için daha çok nicel olarak katkıda bulunuyor bence. Ve The Division haricinde hoşuma giden "yeni" (Phantom Pain ve South Park zaten beklediğim oyunlar arasında ve onlara dair de çok kritik bir detay çıkmadı) bir şey bulamadığım bu üç konferanstan sonra büyük bir heyecanla beklemeye koyulduğum Sony ise beni hayal kırıklığına uğratmadı, hatta dün, daha tam olarak başlamadan “yeni nesil konsol savaşını” kazandı desem yalnızca kraldan çok kralcılar itiraz edebilir sanıyorum ki.


Konferanslara başlama sırasıyla bakarsak; Microsoft, Metal Gear Solid V: Phantom Rain ile çok iyi bir açılış yaptı. MGS gibi efsanevi bir serinin yeni oyununun aynı zamanda Xbox One’da da çıkacak olması tabi ki daha fazla insana ulaşacak olması açısından önemli fakat Microsoft’un mevcut ve gelecek nesil Xbox konsollarına özel olmayan bir oyunla E3 konferansına başlamasını, MGS’nin daha önce çoğunlukla Playstation markasıyla öne çıkmış olmasından başka bir şeye bağlayamıyorum şahsen, ve bu açıdan da Sony’nin “silahlarını” etkisizleştirmeye çalışırken golün nasıl atılacağını dün daha ilerideki saatlerde gördüler. Elbette yeni birer Halo ve Forza videoları da gösterildi dün. Forza’da yeni sürüş dinamikleriyle beraber yarışlarda oyuncunun tarzına bağlı olarak yapay zekanın da farklı şekilde hareket edip gerçek bir insan gibi yarışacak olması gibi değişiklikler ilgi çekiciydi. Yeni duyurulan exclusive oyunlardan ilgimi çeken sadece Ryse oldu.Crytek'in yapacağı oyun uzun zamandır Roma dönemine dair, veya en azından o yakınlarda geçen, düzgün bir aksiyon oyunu isteyen beni heyecanlandırdı elbette, fakat videoda göründüğü gibi çoğunlukla QTE ile bezenmiş bir oynanış olmaz umarım, çünkü bu haliyle kimin ilgisini çektiğini anlamakta güçlük çektiğim Kinect oyunlarını andırıyordu. Benim için Microsoft konferansının en ilgi çekici anı ise Swery'nin, yani Deadly Premonition'un yapımcısı olan o sevimli ve yaratıcı adamın Xbox One'e özel oyunu D4. Gösterilen video oyuna dair pek fazla bir şey söylemese de Swery'nin adını duymak benim içi yeterli oldu. Aynı şekilde pek bir şey söylemeyen ama ilgi çekici olan bir diğer video da Quantum Break'ten geldi, ve tabi alışılmış bir açıklama da: "Oyunlardaki hikaye anlatımını bambaşka bir boyuta taşıyacağız." Ve yeni nesilde Microsoft ile işbirliği yapan EA'nin çeşitli bildiğimiz oyunlarından kısa kısa şeyler gördük, Battlefield 4 de Microsoft etkinliğindeydi fakat bir Rambo filmi kadar harala gürele aksiyona sahip oyunlar pek bana göre olmadığından bir şey diyemiyorum. Microsoft yeni nesildeki 2. el oyun politikasını falan daha önce açıklamış olduğundan ona dair ekstra bir şey söylenmedi konferansta, ve "çok exclusive çıkartacağız, sizi exclusive'e boğacağız" diyen Microsoft'un ilk konferansı bence gayet sönüktü. Bir de belirtmek isterim Xbox Live Gold üyeleri artık her ay 2 oyun alacakmış Xbox 360 için, birisi PSN Plus mı dedi? Son olarak, Xbox One $/€/£ 499 olacakmış, sanırsın tüm para birimleri aynı değerde.



Ardından başlayan Electronic Arts konferansında EA Sports'un bildiğimiz spor oyunları ve Dice'ın Battlefield 4'ü ile Mirror's Edge 2'si vardı. Tabi Mirror's Edge 2 için sadece bir teaser vardı, muhtemelen 2014 için hazırlanmıyordur oyun. Battlefield 4'te ise gerçekten nefes kesici 64 kişilik bir multiplayer şovu yapıldı resmen. Bir single player oyuncusu olarak, multiplayerını bir kenara bırakırsak fiyasko olduğunu düşündüğüm Battlefield 3'ten sonra yine pek ilgimi çekmiyor tabi BF4. Yeni NFS oyunun duyurulmuş olması da şaşırtıcı değil tabi, bir de Fifa 14 oyuncu kadroları güncellenmiş olarak gelecekmiş, hehe. Şaka bir yana bir firmanın hiç mi yeni fikri mülkü olmaz ya? Bunu yazarken bile acaba ben mi not almayı unuttum, kaçırdım falan diye düşünüyorum. Neyse, Fifa'nın çizgisini PS3'te de bozmasın EA bana yeter, kendileri aynı oyunları çıkartıp dursa da olur. 




Ubisoft konferansını izlerken aldığım notlara bakınca, sayfanın önemli bir bölümüne kocaman SOUTH PARK yazmışım, artık THQ'dan hakları Ubisoft'a geçen oyunun videosunu görünce ne kadar heyecanlandıysam. Videoda Randy'nin, Stan'e Nagasaki osuruğunu öğretmeye çalışıyor olduğunu izleyince zaten diziden hiçbir şey kaybetmeden aynı mavranın oyunda da döneceğini gördük, yakın zamanda çıksa da Cartman'in dalga geçercesine "video oyunların nasıl olduğunu biliyorsunuz" dediği gibi ertelenip durmasa, doya doya oynasak. South Park'ın ardından mevcut nesile çıkacak olan Splinter Cell: Blacklist'in bir videosu gösterildi. Stealth oyunlarına büyük ilgi duyan birisi olarak Splinter Cell'in kendi yapsını kaybettiğini ve gittikçe vasatlaşan bir oyun olduğunu düşünüyorum, bu gözlemlediğim çizgiyi haklı çıkartacak bir oyun gibi duruyor yenisi de, umarım yanılırım. Watch_Dogs'ın bir gün önce "sızan" CGI videosu da gösterildi, konferans öncesinde zaten izlemiş olduğum için ona dair çok dikkat edeceğim bir şey olmadı. Zaten o videonun da bugüne kadar izlediğimiz Watch_Dogs videolarından aşağı kalır yanı yok, yine Aiden akıllı telefonuyla şehrin teknolojik yapısını kontrol edip "vay anasını" dedirtecek şeyler yapıyor ve insan ticareti yapan bir adamı yakalatıyordu videoda. Oyuna dair yeni oynanış videosunu ise Sony'nin konferansında izledik, malum, Ubisoft da Sony'yle işbirliği yapıyor yeni nesilde. Assassin's Creed IV: Blackflag'i heyecanla bekleyen insanlardan değilim, çünkü AC serisinin çok güzel bir fikirle ortaya çıkan vasat oyunlar serisi olduğunu düşünüyorum, oynarken keyif aldığım anlardan çok off off çektiğim anlar daha fazla çünkü. Bir de her ne kadar Watch_Dogs'un da CGI videosunu yapan Digic Pictures gerçekten iyi işler çıkartıyor olsa da CGI videolardan gına geldi açıkçası. İşte AC videolarından sonra, tam artık ben sıkılmışken The Division duyurusu geldi. Aynı geçen sene Watch_Dogs duyurusunda olduğu gibi önce güzel bir giriş yapıldı. Dünyanın mevcut durumu içerisinden yapılan kurguyla hikaye videosu çıkarmayı iyi başarmışlar yine; banknotların üzerinde yaşayabilen virüsün Black Friday zamanındaki alışveriş çılgınlığıyla herkese bulaşması sonucu dünyanın içine düştüğü kriz anlatılıyor ve "Kalanları korumak, neleri götürecek?" sorusu soruluyor videoda. Daha sonrasında bu online-open world-rpg diye tanımlanan oyunun nefes kesen oynanış videosu geldi ve oynanıştaki interaktif ögeler de gösterildi. Uzun zaman sonra grafiklere böylesine bakakaldım; o detay, ışıklandırma, doku ve kaplama kalitesiyle şahane bir görsellik vardı videoda. Oyunda PS4'te oynanıyordu bu arada. Son olarak bir diğer yeni oyun olan ve Birleşik Devletler'in tüm haritasını kullanacak olan, arabaların neredeyse her parçası için oyuncuya seçim sunacağını vurgulayan ve yine interaktif ögelerle donatılmış The Crew'ın da duyurulduğunu söylemeli, evet, araba yarışları ilgimi çekmediğinden araya sıkıştırdım.


 Ve uzun süredir heyecanla bekleyişimi boşa çıkarmamış olan Sony'nin konferansı başladı Türkiye saatiyle sabaha karşı 4.20'de, 20 dakika gecikmeli olarak. Superonline'ın Ankara genelinde altyapı geliştirme çalışmaları hemen Ubisoft konferansının ardına denk gelse ve Sony'yi canlı izleyemeyeceğim diye kendilerine bayağı bir sövmeme yol açsa da, neyse ki konferans başlamadan internet geri döndü. Sony'nin gecikmesi sayesinde de konferans arasında kaçırdıklarımı gözden geçirebildim ben de. Neyse, Sony PS Vita'ya gelecek oyunlarla başladı konferansa. El konsollarıyla ilgilenmiyor olduğum için çok dikkat etmedim şahsen ben. Ardından yeni PS3 oyunlarının videoları arka arkaya ara vermeden gösterildi. Sırasıyla; The Last of Us, Puppeteer, Rain, Beyon: Two Souls, Gran Turismo 6, Batman Arkham Origins. Ve ardından GTA V de Rockstar'ın kendine has tavrıyla yine katılmadığı E3'te Sony konferansında bahsedilmiş oldu (Sony bir de GTAV logolu kulaklık çıkartacakmış PS3'e.) TLoU ve Beyond'u zaten aylardır bekliyoruz ve TLoU'a bu ay kavuşuyoruz. Beyond'un da askeri bölümleri olan yeni bir boyutunu öğrenmiş olduk, o açıdan baya şaşırttı beni. Puppeteer'ı da bir kenara koyuyoruz, GT6'nın 5'teki ruhsuzlukla devam edecek gibi durduğu izlenimimden sonra benim geçen seneki E3'ten beri ilgimi çeken Rain'e dönüyoruz. Ama tabi yeni bir şey söyleyemiyorum, çünkü oyuna dair bir şey söylenmedi, video da yine ilgi çekiciydi. Sony'nin bu tarz oyunları desteklemesi en çok hoşuma giden yönü, çünkü thatgamecompany ile de olduğu gibi oyunların sadece önüne geleni vurduğun dandirik shooterlardan ibaret olmamasını sağlıyor bu desteğiyle, zaten Naughty Dog ve Quantic Dream'den söylenenlere bakarsak yaratıcılığı tüccarlığın ne kadar önünde tutuyor olduğu gözlemlenebilir.



PS3 oyunlarından sonra gecenin asıl mevzusu olan PS4'e geçiş yapıldı ve PS4'ü ilk defa gördük. Xbox One gibi gayet sade bir tasarıma sahip PS4 de, ama benden söylemesi; o ara bölmeler var ya acayip tozlanacak. Tasarım açısından iki konsol da bence gayet sadece ve şık olmuş. Ardından oyun tanıtımlarına geçildi ve bombardıman gibi arkası arkasına gösterilen oyunların hepsine dair önemli detaylar verilmedi. Öncelike bir yeni exclusive The Order gösterildi. Ben kendisini sentezli oyun olarak adlandırdım. Killzone ve inFamous serilerinin yeni nesil için yeni oyunlarına dair videolar gösterildi. Ardından "sevimli görüntülü farksız oyunlar" serisinden Knack geldi. Ama bence içlerinde asıl ilgi çekici olan Quantic Dream'in yeni oyunu The Dark Sorcerer idi. Ben videoyu sevdim, ama tabi bunda David Cage'i sevmemin de payı var sanıyorum çünkü salondan ciddi bir reaksiyon alamadı video, malum Cage oyuncular tarafından çok dalga geçilen bir insan. 8 bağımsız oyundan bahsedildi, öyle ki; takip edemedim anca sayısını sayabildim. Ardından yine benim pek ilgimi çekmese de oyuncular açısından büyük sevgiyle kucaklanan iki oyun daha duyuruldu Square Enix'ten: Final Fantasy XIII ve Kingdom Hearts. Küçükken de sevmezdim ben bunları, ondan bu ilgisizliğim. O oyunlardan sonra AC IV: Blackflag ve Watch_Dogs'ın oynanış videolarını izledik, gerçi oynanış videosu diyorum da canlı oynanıyor aslında sahnede bu oyunlar, neyse. Blackflag sırasında PS4 çok ciddi kastı, oyun sürekli dondu. Bu açıdan tam fiyaskoya doğru gidiyordu ki, ya bir anda müdahale edip Watch_Dogs'a geçiş yapıldı ya da gerçekten Blackflag oynanışı bitmişti, n'olduğunu anlayamadık ama donma problemiyle ilgili çalışılması gerektiği gerçek. Watch_ Dogs'ın yeni oynanış videosuyla artık heyecanım iyice tavan yaptı benim. Bu oyun ya harika bir şey olacak ya da rezalet olacak deniliyor birçok insan tarafından, ama bence oyun gayet iyi olacak da bu tanıtımlarla bizim iyice yükseltilen beklentilerimiz yüzünden biz oyunu beğenemeyeceğiz gibime geliyor, bakalım. Bunların ardından yeni bir Mad Max oyunu duyuruldu, Activision vr Halo'nun yaratıcısı olan Bungie ile partnerlik yapılacağı söylendi ve Destiny'nin oynanış videosu geldi. Evet ben yine hissizdim, garip biçimde herkesin deli olduğu oyunlar hiç ilgimi çekmiyor.



Uzun uzun Sony'den bahsettikten sonra Sony kapanışta Microsoft'a golünü attı: PS4 ikinci el oyunları destekliyor, region-free -yani PS4 ve oyunları ithal edilebilecek, bölge sınırlaması olmayacak- ve oyun oynamak için sürekli internete bağlı olmak veya 24 saatte bir online giriş yapmak gerekmeyecek. Ayrıca fiyatı da $/€ 399  ve £ 349. Yani Microsoft ikinci el oyun kullanımı, single player oyun oynamak için bile 24 saatte bir online giriş yapmak vs. gibi konularda geri adım atabilir mi, teknik olarak mümkün mü bilmiyorum; ama Sony dün resmen "kepenkleri indir" dedi Microsoft'a. Bir de aşağıdaki videoyu yayınlamışlar ki, o apayrı bir dalga olmuş. İki Sony yöneticisinin yer aldığı "eğitici videoyla", Microsoft'un benim okurken sıkıldığım ikinci el oyun oynatma konusundaki karmaşık/saçma politikasıyla sağlam geyik yapmışlar.

Sony'nin konferansından sonra bir Xbox fanboyu "Xbox One 100$ daha pahalı çünkü Kinect pakete dahil." demişti, kendisine verilen bir cevap Microsoft'un sadece bu yeni nesil konsol yarışında değil genel olarak içinde bulunduğu durumu ortaya koyuyor: "Evet, çünkü Sony bizi sürekli izleyip devlet kurumlarına göndermiyormuş." 
    
    

10 Haziran 2013 Pazartesi

E3 2013

E3 fuarı yarın başlayacak fakat bugün birinci ve üçüncü parti firmaların konferansları olacak. Oyun dünyası yayınlar, haberler ve yorumlarla dolacak önümüzdeki birkaç gün, yani oyuncular olarak bayağı malzememiz olacak. (Hoş bizim buralarda zaten ilgileneceğimiz çok daha önemli şeyler var yaklaşık iki haftadır.) 

Türkçe yayın için Oyungezer dergisinin yayınını buradan, İngilizce yayın için benim de hep takip ettiğim Spike TV/Gametrailers yayınını buradan takip edebilirsiniz. Bugün gece olacak Sony konferansı için tabi ekstra olarak Official Playstation Magazine yayınını tavsiye ederim. Her haber ve video elbette konferanslar sonrasında tüm video oyun sitelerinde olacak ama canlı izlemenin keyfi başka.  
Türkiye saatiyle konferanslar da şöyle olacak: 

19:30 - Microsoft Konferansı

23:00 - EA Konferansı
01:00 - Ubisoft Konferansı 
04:00 - Sony Konferansı 

8 Haziran 2013 Cumartesi

rakamsız bir değerlendirme

(...) olay bana uzak kalıyor demek ki, durum var daha çok ve ben henüz ifade edebilecek kadar iyi kavrayamamışım. Biri var, kimse yok; bu kadarını biliyorum. / 

28 Mayıs 2013 Salı

Biraz da Ağla Descartes*

"(...)
   "Sonra sıkılırdı, çok sıkılırdı, kapkara sıkılırdı, çok içerdi, bol bol tabanca sıkardı beynine! Tatlı bir deli olmalı. İleride kimbilir, belki ben de deli olurum."
   "Zor. Delirebilirsen iyi. Benimki elmaları dizer. Ben bakardım. Elmalar yükselir, kule olur, bıraksan göğe dek. El ustalığıyla, yordamıyla değil. Denge yasalarını biliyordu o. En büyük rakamları kafasında çarpar, böler, sonucunu sana söylerdi. Öyle bir kafa işte."
   "Öldü mü?"
   "Belki."
   "Ölür. Bak bu kesindir bana göre. Çözemezsin de. Onun için mi, belki dedin?"
   "Galiba. Ama her şeyi çözüyorum."
   "Çözüyorsun da anlayamıyorsun."
   "Doğru."
   "Denemeli. Denemedikçe olmaz. Deneyelim. Deneyelim mi?"
   "Bilmem. Denersem anlar mıyım?"
   "Neyi anlayacaksın? Duyarsın be! Düşazdığın olmadı mı hiç? Ya da düş kurup kendi kendine? Benim üst ranzadaki Ahmet'le kapışmıştık sonunda. Sallanır durur her gece. Uyuyabilirsen uyu. Pis, pis. Tek başına pis. Utandırıcı. Ben ikilisini merak ediyorum. Güldüğüme bakma, sinirden."
   "Denerken düşünebilir miyim? Ya da düşünürken deneyebilir miyim?"
(...)"



*Vüs'at O. Bener, dost ~ yaşamasız, yky, ekim 2012, s. 237-238