28 Şubat 2013 Perşembe


yukarıdaki standupshots subreddit'inden. ben güldüm en azından. patrick watson da dinlenesi bir adam. e daha ne olsun? açıkçası ben de bunu düşünüyorum hep. 


22 Şubat 2013 Cuma

Bugün de kurtardık dünyayı, dedi, dalgacı bir gülümseme ve yamuk bir ağızla. Çünkü dünya her akşam kurtarılır ve hiçbir şey olmamış gibi ertesi sabah erkenden kalkılıp yine kapılar dışarıdan kilitlenirdi.

Bazı şeyler, sadece belli insanlar söylediğinde hayran olunası bir şekilde çınlıyor.




16 Şubat 2013 Cumartesi

Push the Sky Away

sevgili ve sayın Nick Cave ile the Bad Seeds'in yeni albümleri Push the Sky Away çıktı. İlk izlenimime dayanarak söylersem Grinderman ismi altında yapılan o son iki albümle yine the Bad Seeds ile beraber olan Dig, Lazarus, Dig!!'e göre sakin bir albüm olmuş ve bu sayede hikaye anlatıcılığı çok daha fazla öne çıkmış, çok güzel olmuş. Zaten ne herhangi bir şarkısını, ne senaryosunu ne de kitabını beğenmemezlik edebilirim, öylesine güzel bir adam Nick Cave. Albümde ilk dinleyişte en çok dikkatimi çeken şarkılardan biri Jubilee Street'in de bu ayın başında resmi videosu yayımlanmış, benim az önce haberim oldu. Şaşırtıcı olmayacak tabi ama ben videoyu da çok beğendim, aşağıda sansürsüz versiyonu bulunmakta. O teknik güzelliği ve anlatımı yeterli gelmezse Cave'in yürüyüşü yeter herhalde, takarsam takıyorum, n'apalım. 


Bir de yeni takıntım Sharon Van Etten de Nick Cave and the Bad Seeds ile beraber Mart'ta bir turneye çıkıyor. O konserlerden birine şahit olduktan sonraki halimi tahmin dahi edemiyorum ben, gidecek insanların yerinde olmayı isterdim.

Aşağıda Sharon Van Etten'in bir Nick Cave and the Bad Seeds klasiği olan, ve benim de hem en hem de ilk sevdiğim şarkılarından olan, People Ain't No Good coverı var.




13 Şubat 2013 Çarşamba

Dead Man's Tale

Cezaevine girip de tanrıyı bulmuş mahkumun sürekli dua ettiği gibi dinlemiştim ilk defa bu melodileri duyduğumda. Bugün Jan Garbarek klasörünü görünce üzerinden geçen zamanla kendisini nasıl unuttuğumu farkettim, tekrar başladım durmaksızın dinlemeye. İşin garibi Terje Rypdal'ın Bleak House albümünde Garbarek sadece Bleak House ve Sonority şarkılarında kendisine eşlik ediyor enstrümanıyla, yalnız kalabilmenin tarifsiz formu olan bu şarkıdaysa Christian Reim. Rypdal'ı Garbarek aracılığıyla tanıdığım için orada kalmış albüm de şarkının ruhuna uygun olarak, tıpkı aşağıdaki videonun da o ruha uygun olduğu gibi.


8 Şubat 2013 Cuma

Bir başka Troya var mıydı yakıp yıkacağı?*

Bir pazar. Sıkıntısı değil aslen; içeri düşen gölgeleri belli, güneşli bir günde bir stad, üstü açık; o zamanlar havadan korkmazlar. Böyle söyleyince gol ya da kazanan önemli değil gibi geliyor o maçta, veya burdan bakınca. Yine de o bir gol -nasıl da imrenilen bir sevinç; kimin kim olduğunu önemsemeden herkes ayakta. Dünya Kupaları belki de bu yüzden varlar, beklenirler, özlenirler: zamandan öte akredite olmuş ruhlar. Yine de böylesine tarif edilen her arzudan sonra karşıtlığı vurgulayan bir bağlaç var; gelecek beklentilerle birikmez.

Yine bir pazar. Herkes bağırıyor, herkesde bir telaşe. Yaşama uğraşı değil, var tabi ama, o zaman benim umrumda değil. Yerden yüksekte ilerleyen poşetler, insanlardan oluşmuş labirentte kaybolmuş tadımlık sebze ve meyveler. Tam ortasında sıkıntı, yukarıya bakış; birisinin orada olduğu öğretilmeye çalışılmış olduğundan değil; boşluğun uyağından geriye kalmış redifler. Neyse ki daha sonradan gelen Edip Cansever tanışıklığı, neyse ki?

Pazar herkes evde; pazarın adı çıkmış, ben ilk defa pazar günü pazarda orada olmak istemediğimi farketmişim, yoksa gün önemli değil.     




İlk defa bundan aylar önce dinlediğim Sharon Van Etten, o zamandan beri buralarda. Sanırım bazen bazı insanlarla direkt tanışmış olmak gerekmiyor.  



* "no second troy", w.b. yeats, her şey ayartabilir beni, helikopter yayınları, s. 18.

5 Şubat 2013 Salı

Ankara ihanet ediyor; hiç kullanmadığım kelimeleri cümlelere yerleştiriyorum.