30 Temmuz 2013 Salı

A Crime - Sharon Van Etten

Bazen yalnızca öylece oturuyorum, çünkü yapacak başka hiçbir şey olmuyor. Sharon Van Etten'i daha yeni yeni dinlemeye başladığım zamanlarda bir fotoğrafındaki detayla dalga geçecek kadar, diye başlayacakken yeni bir cümleye mesela, beyhude, diyor susuyorum. Şikayetsiz bir memnuniyetsizlik, kendi kendine bir kifayetsizlik, ucuz kelime-söz bulamaçları falan...

18 Temmuz 2013 Perşembe

Uğultu

Bundan çook uzun birkaç yıl önce, herkes "parlak" bölümler ve geleceklerin peşinde koşmak için yırtınırken, belki en baştan yolumu bilircesine en "parlak olmayan"lardan felsefeyi seçmek istemiştim. Doğduğum ve bir şekilde aynı yapının parçası olduğum şehri bırakıp gitmek kolay mı görünmüştü yoksa Baudelaire'i doğrularcasına sadece bir yatak değişikliği isteği miydi hala tam olarak bilemesem de o zamanki yoğun gitme isteğininin de oluşturduğu ruh hali sebebiyle yer etmişti bende Ahmet İnam'ın "kimsesiz değilim, yalnızım" deyişi. Hoş, görünen o ki doğru yer ve zamanı yokmuş kendisinin tespitinin yer etmesi için. Hikayeler takip etmekten daha çok hiçbir şeyden keyif almayışımın sebebi budur belki, kesin şeyler söylemekten her zaman olmasa da kaçınıyor olmam gibi. Hani rüzgârın o bildik sesine biraz daha dikkât edince o uğuldamanın aslında insanların konuşmalarının belli belirsiz bir dalgası olduğu fark ettim diyeyim karşısındakini lafa boğarak satış yapmaya çalışan şark kurnazı esnaf gibi lafı uzatmayarak. Ama bilmiyorum o ses gerçekten böyle ayrışabiliyor mu yoksa sadece uzaktan başkalarının diyaloglarını mı buraya taşıyor, fakat işte o an kimsesizliğin ilk çağrıştırdığı anlam ötesinde yalnızlıktan çok da farklı olmadığını anladım. Arkadaş'ı sözcük olarak incelerken kökünün yanlış yorumlanması gibi adeta, arka çıkmaktan ziyade arkada kaldığı için öyle belki de niteleyen kodu; veya belki de hiç bildiğimiz gibi değildi ama çok eskiden beri birileri bir başlarına olmaktan çekindiklerinden yeni anlamlar yüklenerek süregeldi; yine de benim bildiğim sakinlik kalabalıktan iyi, yalnızlık ve kimsesizlik gibi ayrıştırarak eldekini sevdiğini ama bunun kötü olmadığını söylemeye çabalamaya lüzum yok, çünkü içerik sebebiyle zaten iyi ve kötü kıyaslaması kişinin kendisine kalıyor; başka biri yok.


  

9 Temmuz 2013 Salı

*Çünkü yaşamımın kontrolünü kaybettim.

Reddit'teki reactiongifs subredditi beni çok eğlendiriyor:
 
Annem, sabah 4'te neden kedi resimlerine bakıyor olduğumu sorduğunda: 


7 Temmuz 2013 Pazar

The Last of Us



Biraz beylik olsa da hoşuma gider Beşir Fuad'ın cümlesi, belki de yerli edebiyatta benim için edindiği konum dolayısıyla kendisinin söylediği herhangi bir şey olduğundan daha güzel de geliyor olabilir ama düşününce doğrudur da söylediği; "Hakikat şahsa, hata zamana aittir."

Benim az önce bitirdiğim bu oyunla ilgilenip üzerine bir şeyler yazıyor olmam kadar The Last of Us'ın kendisiyle de ilişkili Beşir Fuad'ın cümlesi. İnsanlığın "kıyamet sonrası" yeni dönemine dair vurucu bir hikaye oyununki, beklendiği üzere değil, benim için beklendiğinden de öte. Eduardo Galeano diyor ya, "bir futbol dilencisiyim ben, tanrı aşkına güzel futbol" diye, oradan hareketle diyorum ben de bir hikaye dilencisiyim diye; işte en çok hikayesini bu yüzden merak ediyordum The Last of Us'ın. Post-apocalyptic diye nitelendirilebilecek her türlü şeye olan aşırı ilgim sebebiyle zaten zayıf bir noktama denk gelmişti oyun duyurusunda ama bekleme sürecimizde gördüklerimiz "gerçek olamayacak kadar güzel" görünüyordu. Bir de Ellie gibi bir küçük kız çocuğu karakteri fazla klişe görünüyordu; "Koru!" Tüm endişelerime rağmen oyun çıktıktan sonra ancak alıp başlayabildim, ve '97'deki ilk bilgisayarımdan bu yana oyun oynayan birisi olarak ilk defa bir oyuna böylesine daldım gittim. En sevdiğim şeyi bile ara vermeksizin yapmaya dayanamadığım halde TLoU'nun başından kalkmam ancak uykusuzluk sebebiyle oldu, o da yaklaşık 3 saat ekrana ve kontrolöre kilitlendikten sonra.


Oyun incelemesi yazmak değil amacım ama çok genel bir değerlendirmeyle TLoU'yu bir oyun olarak ele alırsam; bir oyuncu olarak bir oyundan beklemediğim kadar etkileyici hikayesi, gayet sağlam, sevilesi karakterleri -ve tabi özellikle de Ellie-, Gustava Santaolalla'nın elinden çıkma dönüp dönüp dinlenesi müzikleri, PS3'te artık devrini kapattı kapatacak olan mevcut nesilden beklenmeyecek kadar kaliteli grafik ve animasyonları, ve tabi oynanabilirliğiyle bence yılın değil bu neslin en iyi oyunu TLoU. Ayrıca belirtmek isterim ki fırsatı olduğu halde oyuncuya seçenek sunmayan oyunlara karşı acımasız olan birisi olarak söylüyorum bunu, TLoU'da da hikayenin başından sonuna birçok noktada kırılma noktası olabilecek ve oyuncunun tercihine bırakılacak anlar mevcuttu, şahsen hakkım olsa yapacağım tercihlere uygun ilerledi hikaye ve benim bunu dert etmememde bu durumun da payı var fakat bunun da ötesinde anlatımı o kadar iyiydi ki zaten o belli kırılma anlarında kendini oyunun akışına bırakmaktan başka bir şey yapmak istemiyor insan. Ha tabi bir de şu var, oyuncunun tercih hakkı olsa hikayenin dramatik yapısı çok zarar görürmüş, hele de o boğazıma düğümlenen muhteşem sonu...



Destructoid'de Jim Sterling'in TLoU'ya 10/10 verdiği incelemesinin son satırları oyuna dair söylenmesi gereken en önemli şeyleri söylüyor: "... Naughty Dog'ın yeni yaratısı TLoU tam olmuş, ve bunu mümkün olan en büyük övgüyü yapabilmek adına söylüyorum. Yani TLoU'dan daha fazla bir şey istemiyorum, buna ihtiyacım yok. Son replikler söylendiğinde ve jenerik akmaya başladığında ben tamamdım, TLoU bana istediğim her şeyi sağlamak için yapması gereken her şeyi yapmayı başarmıştı. Ve sonu harikaydı." 


Bunları not ederken dakikalardır diğer yanda Gustava Santaolalla'nın o harika The Last of Us bestesi çalıyordu, tıpkı oyun çıkmadan aylar evvelden beri gün içerisinde mutlaka bir kez bu odada dinlenmiş olduğu gibi, bu sefer sadece arka arkaya durmaksızın ve müziğe dair oturup dinlemekten başka bir şey bilmeyen benim için her notası daha fazla acıtarak.