30 Eylül 2013 Pazartesi

yukarıdan aşağı, bir his: heaven / i lost something in the hills / all is loneliness

zihnimde dolaşan şeyler, insanların oda temizlerken ne atmak ne tutmak isteyip bir kutuya tıktıktan sonra köşeye bıraktıkları şeyler gibi. bir nevi yaşamın ancak kıyısından geçerken günün tam ortasına oturuyorlar yani. oysa bir grup terapisine katılıp, merhaba ben bir hikaye bağımlısıyım, dedikten sonra sanki hiç durmayacakmış gibi gülerek çıkmak istiyorum. malum hastalıkların çok matah olduğu zamanlar. bir kurmacayla anlatabilirim aslında tüm bu kafamda canlananları, ama statik konumumla fazla meşgulüm. hem kurmaca yazmaya kalkarak kendimi o kadar yakından tanımak ister miyim, sanmıyorum. bıçakçı'nın karakterlerinden ender diyordu ya, kimisi okudukça yazmayı öğrenir, ben okudukça yazmamayı öğrendim diye; o hesap. filmler gibi. seviyorum ben zaten hep izlemeyi, ne gerek var fazlasına? başka biri olması fikri hep itici geldi o yüzden, her türlü ilişkinin var bir garip sırnaşıklığı ve ben sarmaşığı hiç sevmem. hem kaktüs hep daha estetik değil midir? yani sonuca geldiğimde sanırım, gerçekten, tekrarlayacağımı bildiğim şeyler için özür diliyorum. çünkü ne kadar itsem de bir an o sırnaşıklığın otobüsteki ter kokusu benzeri hissine kapılıp, ben sonra özlüyorum. yaşamı olmayanlarla kurmak gerekiyor gibi, zira olanlar ölüler. hiç olmadı zaten ölürler. yine de çözümlemek değil bu, sadece uykunun gelmediği bir geceden ertesi güne kalanlar. hani tanıdığın insanlarla bir gün oturur içersin de o gün hepsini sever, ertesi gün unutursun ya, öyle biraz. şaşırtıcı olan; geçişi, kalışından daha güzel duruyor.    


yukarıdan aşağı by capodelnulla on Grooveshark

23 Eylül 2013 Pazartesi

any day will do fine - michael kiwanuka

michael'ın selamı varmış. ben sadece ekranın karşısında oturup müzik dinliyorum.
bir anlam ifade eden şeyler yazmak istemiştim de aslında beceremedim. n'aber tütsü dediğimde kedi de cevap vermiyor zaten. öyle bakıyor boş boş. ha söylemiş miydim, michael'ın selamı varmış?  
sevgiler.

20 Eylül 2013 Cuma

Taze Çıktı: Sirens - Pearl Jam

ne kadar zaman geçerse geçsin, pearl jam hep pearl jam. tamam arada verdiler bir fire backspacer ile. gerçi onun da kapak çok iyiydi ama işte metallica'nın st. anger'ı var ya, öyleydi benim gözümde yine de o albüm. ama bu sefer cidden pearl jam olarak geliyor yeni albüm, video da taze çıkmış.  


sevgili vedder, ancak o sesinin tınısına benzeterek tanımlayabileceğım insan/larla karşılaşırım bir gün umarım. şimdilik sadece sen söylesen yeter. sevgiler.

19 Eylül 2013 Perşembe

We're Not The Ones We Thought We Were*




şimdi açıkçası albümde daha güzel şarkılar var, yani en azından benim daha çok beğendiğim. ama vatandaşlar soundcloud'a bile dinlenmesi için şarkı koymak yerine alin coen'in albümdeki şarkılar üzerine yarımşar dakikalık yorumlarını koymuşlar. hayır bir de almanca. ha bu bilgilendirici not neye yaradı? anca güzelim albüm ismi ve albüm kapağının altında sırıttı.

13 Eylül 2013 Cuma

Build. Destroy. Rebuild. / Hanni El Khatib

biraz kazı yapıyordum uzun süredir kendi kendime, ulaştığım sonuç budur. yani şarkının bizzat kendisi değil, ama oralarda bir yerlerde. 


12 Eylül 2013 Perşembe

brenda chenowith*

six feet under ile oluşturduğum bağı, ne kadar seversem seveyim başka hiçbir diziyle geliştiremedim sanırım. brenda ve nate'in sürekli aklıma gelen bir sahnesini bugün tekrar izlerken, oraya, yine aynı diyalogu izlemeye nasıl ulaştığımın bu sefer farkındaydım. bilerek kazdım bu sefer ve en sonunda bildiğim yeri yeniden keşfettim. sanırım bazen insanın içinde kalıyor, böyle diyaloglar falan.

bir de brenda'nın "ne bileyim, işte hayat hakkında" derken sesi gidip geliyor ya, o zaman başka bir acıtıyor.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Ask - Sharon Van Etten

"hani masanın üzerinde bir lastik bulursun da gün boyu elinde onunla uğraşırsın ya bazen kaçmak için, öyle işte. ama tam da değil."


3 Eylül 2013 Salı

#1 Afili Boğulmak / Drowning With Style

Bir melodi hatırlatır bir anda gördüğünüz bir resmi, ya da bir satırı okurken takılmış olduğunuz bir ritmi hissetmeye başlarsınız içinizde bazen. Veya böyle şeyler işte, fikrin açık olduğunu sanıyorum; daha fazla örnek mevcut algılamayı değiştirmeyecektir. Eşleştirmek geliyor benim hep içimden böyle anlarda, bir yerden başlamak lazım dedim.  

Seriye başlarken; çok sevdiğim Sharon Van Etten'i benimle tanıştırmış olan şarkı ve videosu, Elizabeth Bishop'un şiiri ve Linnea Strid'in tuval üzerine yağlı boya resimlerini eşleştirdim. Şiirin çevirisi postun en sonunda yer alıyor. Daha önce birçok sefer çeşitli düzyazı metinler çevirmiştim ama ilk defa bir şiiri de çevirmiş oldum. Şahsen her zaman orijinali tercih ettiğimi söyleyip gevezeliği ve açıklamaları keseyim burda. 


The art of losing isn't hard to master;
so many things seem filled with the intent
to be lost that their loss is no disaster,

Lose something every day. Accept the fluster
of lost door keys, the hour badly spent.
The art of losing isn't hard to master.

Then practice losing farther, losing faster:
places, and names, and where it was you meant
to travel. None of these will bring disaster.

I lost my mother's watch. And look! my last, or
next-to-last, of three loved houses went.
The art of losing isn't hard to master.

I lost two cities, lovely ones. And, vaster,
some realms I owned, two rivers, a continent.
I miss them, but it wasn't a disaster.

- Even losing you (the joking voice, a gesture
I love) I shan't have lied. It's evident
the art of losing's not too hard to master
though it may look like (Write it!) like disaster.

2 Eylül 2013 Pazartesi

iki şarkıdan birikmişlik

Eylül de geldi, diyor insanlar zamanın geçişine şaşırarak. Yaşamın, gün sonunda eve giderken çıkılan apartman merdiveninde çözüldüğü zamanlar geliyor yani. Uyku öncesinde kendi kendine sayıklarken yarın dünyayı nasıl kurtaracağının planlarını yaptığın günlerin çoklaşacağı mevsimler, Ankara'nın her şeye rağmen gerçekten yaşanacağı. Düzen değil ama sadece sonbahar ve kış, yani bir mütemadiyen derse girip işe gitme günleri değil bunlar. Yaşamın rutin günleri evet, ama rutin her zaman düzen değil. Sabah mahmurluğuyla içilen bir kahveyle uyunulacak dersler, görüp bunaltıcı bir diyaloga girmemek için kaçınılacak insanlar olacak mesela benim için önümüzdeki birkaç ay boyunca; kendimi bildim bileli tanıdığım ama bir türlü bir olamadığım insanlarla alıştığımız için görüşeceğim. Ve birkaç sene daha tekrar edecek bu. Arada büyük hayaller tekrarlanacak, lüzumsuz istekler gerçekleşecek; birkaç anlık mutluluk ve ertesinde gelen huzursuzluk. Kendi halinde devam eden formüllü ama kalburüstü polisiye bir televizyon dizisi gibi: baş karakterin takıntılı olduğu bir katil ama sürekli ortaya çıkan başka ve alakasız cesetler; dolayısıyla arada bir nadir bölümlerde peşinden koşulan esas adam. Ya ipuçları o sayıca çoğunluktaki sezon-doldurma bölümlerdeyse? Birbiri ardına gereksiz şeylerle uğraşırken bir gün eve geldiğinde eşinin İtalya'ya gideceğini söylediği ve sonrasında kanepede öylece oturup kalan Tony Soprano gibi mi durmalı, üstelik arkadan başrol çalan Eurythmics'in I Save The World'ü yavaş yavaş duyulmazken? Ama patlamalar değil miydi yaşam; herkesin kendine bir deri koltuk seçtiği sonra masada yaşadığı? Cansever bunun için mi yazmıştı o dizeyi; belki de kaldırmadı masa o kadar yükü. 

Hikayelerle besleniyorum, balolardan kaçıyorum demiştim bir filmden sonra; neşesiz karnavallar gibi bile demişim mesela o zaman; ister istemez alışılmamış bağdaştırma sadece bunlar. Tüm olan ve tüm olacak, soğuk bir günde yürüyerek bir yere yetişmeye çalışmak, sonrası için oturacak yerler düşlemek; oturunca da yürümeyi özlemek. Yavaştan hırka ve kazakları çıkarmaya başlamak da bir şey herhalde, gelir devamı ayların.