3 Aralık 2014 Çarşamba

how beautiful you are / the cure

"...ne var ki, aktardığımız sadece kendi huzursuzluğumuzdur; insan daima kendinden söz eder."*



*marguerite yourcenar

22 Ekim 2014 Çarşamba

she used to love me a lot - johnny cash

bir başkası yok, yalnızca bazen kendi sesin yetersiz kalıyor. ya da fazla. nihayetinde eline bakıyorsun, koluna. çapakları siliyor, kimin silueti olduğunun ayırdına varmaya çalışıyorsun. eylemler arka arkaya sıralanıyor, zarflıyorsun. üç beş sıfatı döndüre döndüre yaşıyorsun sonra; iyi, çirkin, güzel, kötü, inanılmaz. sonra charlie chaplin konuşuyor; umutsuzluğa düşme! ünlem yoruyor, uyuyorsun.

27 Eylül 2014 Cumartesi

dolaylı düet: juliette lewis & broken bells

sevgili juliette lewis salon'a yeni filmi kelly & cal için röportaj vermiş. diyor ki; "... ama varoluş krizi mi dedin? yüzde yüz öyle. hatta o sözü ve kalıbı kullanıyorum çünkü 20 yaşındayken dayanak olup insana güç veren şeyler 40 yaşındayken yaşamda aynı yeri tutmuyor." buradan sonra kendisiyle röportaj yapan kişinin yaşını tam doğru tahmin eden lewis, "sana gerçek mutluluğu veren şey ne?" sorusuna asıl alıntılayacağım cevabı veriyor:
"...spiritüel dediğinde dahi, diğer insanlarla olan bağın yaşamın anlamı olduğu hissindeyim. günün içerisinde bir gülümseme, başka bir insana nasıl olduğunu sormak... hepimiz kendimize odaklanıyor, kendi merkeziliğimizde kayboluyoruz ve bu diğerlerine yukarıdan bakmak anlamına gelmiyor; kendi dertlerimiz ve kaygılarımıza odaklandığımız anlamına geliyor, ve bu benim müzisyen olma sebebim. canlı müzik benim için kilise. spiritüel olan bu. müzik ve harmoni aracılığıyla var olan bu bağ. bir şarkı etrafında koca bir salonun birleşmesi inanılmaz bir şey. mutluluk bu. bence; müzik, insanlar, kahkahalar, enerjiler ve bunlar arasındaki zirve ve etekler mutluluk. bence mutluluk yakalanması zor bir şey, yani fırtınalı bağlantılar arasındaki bir an gerçekten; mutluluk bu."

enerji muhabbetine girmeseymiş tammış, orada bende hafif bir kopuş olduğu doğrudur. ama bunu okuduktan kısa bir süre sonra spotify'daki listemde broken bells'in holding on for life'ı çalmaya başladı. şu cevapla o şarkı bu kadar denk gelemezdi diye düşünmekteyim.

6 Eylül 2014 Cumartesi

beckett, manics ve senar'ın kesiştiği yerde buluşalım

"...gerçekten de hayranlık uyandırıcı bir şey onun için, ve öyle de kalacak, nasıl mahalleyi buldu da sonra girişi buldu, ve nasıl girişi buldu da sonra kapıyı buldu, ve nasıl girişi buldu da oradan geçip ötesine gitti. ne farkeder, mutlu ya şimdi. hayır, abartmayalım. halinden şikayetçi değil şimdilik. çünkü biliyor; doğru yerde, sonunda. ve biliyor; o şimdi doğru kişi, sonunda. başka bir yerde yanlış kişi olacak hala, ve başka bir adam, evet, başka bir adam için burası yanlış yer olacaktı yine. ama o her kim olmuşsa o oluyor, ve mekan her ne olmuşsa o; uyum tam. ve bunu biliyor. hayır, sakin olalım; bunu hissediyor. gelecek olan uyumun dokusuna değişi -uyumun önsezisi çürütülemez-, kendi haricindeki her şey o olacak, çiçekler ona dahil olan çiçekler, gök onun üzerindeki gök, üzerinden geçilmiş toprak üzerinden geçilen toprak, ve hepsi onun yankısı gibi çınlıyor. (...)"*



herhangi bir siyaset tartışmasında son zamanlarda en çok dillendirdiğim şey aynı sorunlara çözüm bulma derdi olmayıp sadece konuya önceden dile getirilmiş olması çok muhtemel bakış açılarıyla yaklaşarak aynı şeyleri sürekli olarak tartıştığımız yönünde. fizik veya başka bir disiplinle ilgili bir konuda kimse doğrudan konuya atılmazken politik bir meselede herkesin uzman kesilmesi durumu fazlasıyla rahatsız olduğum bir şey, bu mesele hafızasız tartışma durumunu açıklayabilecek güçte bir örnek olabilir diye düşünmüyorum, ancak ilk aşamada insanlara daha anlaşılır gelen belli olgular insanlar için düşünme uğraşını kaldıran bir etkiye sahip gibi gözükmekte. dolayısıyla nasıl ki melankoli, olaylar bağlantılı dönemsel kırıklıklar haricinde belli oturaklılığa erişememiş kişilerle ilişkilendiriliyorsa varoluşa dair temel soruların dillendirilmesi de klişeleşmiş bir yakınma olarak algılanıyor. dışarıda, kişinin haricinde, doğrudan bağlantı kurulabilecek şeylerin yokluğu herhangi bir kişinin günleri derinlemesine incelendiğinde bir gerçek olarak gözükecektir diye tahmin ediyorum. zira uğraş dediğimiz ve insanın etkileşim içinde olmasıyla belli hislerine oynayan şeyler bir oyalanma olarak ortaya çıkıyor, insanın bir tür olarak adapte olabilme gücü bunun en açık göstergelerinden biri. evet, tenin bir başka insana yakınsaması ve bir başka insan ya da insanların varlığının kişiyi belli bir süreliğine memnun kılması, başka bir şeyi öncelikli olarak aramamaya itmesi bir başınalığıyla sarhoş olmamış her insanın başkalarıyla birlikte olmak isteğinin çiğ nedenleri ve gerçek. yalnız, burada kaçırılan şey insanın güvence duygusu. kapkaranlık bir sokağa tek başına yürümekle bir tanıdıkla yürümek arasındaki fark uçurum; burada karşılıklı güvence hissi görülebileceği kadar, birinin bir diğerine olan işlevselliği de görülebilir. bu noktaya gelince, tensel yakınsama veya bir başkasının varlığıyla memnun olma durumunun da belli bir işleve hizmet ettiği daha anlaşılır bir hal alıyor. o zaman işlevi gerçekleştiren özne neden bu kadar önemli oluyor? yani canlı veya cansız herhangi bir diğer varlığa birey kendiliğinden bir görev tanımlıyor, bu görev karşıdakinin ve hatta bireyin kendi bilgisi dışında bile olabilir, ancak bir diğerine yüklenen anlam bu görevden geliyor, başka şekilde zaten bir diğerine karşı kırgınlığa sürükleyen güçlü olumsuz duygular hissedilemezdi. yani yer geldiğinde ağlaklığa sürükleyen tüm insan ilişkileri bir noktada çok mekanik bir gerçekliğe bağlanıyor, ancak işte burada uyum devreye giriyor; çünkü bu görevleri görünür kılmayan şey o ikili uyum: iki farklı parti diğerine dair sorumluluğu kendiliğinden hissediyor ve buna belli bir etkileşim içerisinde biçim veriyor. şimdi başa, klişeleşmiş yakınma olarak algılanan sorgulama eylemine dönersek; bir kişinin varlığına dair sorular sorması ve diğerlerinin bu soruları hali hazırda belli kabuller sebebiyle garipsemesi insan ilişkilerini askıya alıyor. henüz varlık sebebini "burada olmuş olmak"la açıklayabilen bir insan dünyaya geldiği günü büyük bir hevesle kutlayıp diğerlerinin de bunu kutlamasını bekliyor; dünyaya gelmiş olunan günün kutlanacak bir şey olduğu kabulüyle yaşayan bir dünyada var olmanın doğal olarak getirdiği sancıların bahis konusu olması ne kadar mümkün olabilir? yani siyasi konulardaki hafızasız tartışma, aslında günlük yaşamımızın tam dibinden geliyor: gerçekten bir cevabı olamadan süregelmiş sorular geçiştirilmesi kabulüyle bizimle beraber başımızın üstünde duruyorlar, ucuz bir benzetmeyle; zaman zaman soru işaretinin noktası düşüyor, kişi o noktayı bulma telaşıyla sancılı bir süreç geçiriyor ve sonunda ya o noktayı bulup veya yenileyerek geri koyuyor ya da noktayı kaybetmiş olmanın getirdiği geçiştirilemeyecek gibi duran geleceğin kaygısı sebebiyle ve kendisini bildiğinden beri başının üzerinde olan soru işaretinin eksilmesi ile şimdinin sancısıyla kendisini bu diyardan götürüyor. bu durumda uyum dediğimiz şey biraz aldırmazlık, biraz kabullenmişlik ve biraz da kişi haricindeki dünyanın oyalamasıyla var oluyor. yani doğallığından bahsedemeyeceğimiz bu uyumun bu sebeple hissedilmesi gerekliliği ortaya çıkıyor. zaman ve mekanın doğru anda doğru kişiyle çakışabilmesi meselesi bu yüzden çok nadir, bu yüzden ben günleri birleştirebildiğim insanlara anlaşılmaz bir yakınlık hissediyorum ve yapaylığı sebebiyle aslında herkes bir noktada bir başına kalıyor. iyimser bir insanla kötümser bir insan işte bu yüzden aynı pencereden bakıyor aslında, sadece başa çıkma yöntemleri farklı, o kadar. gitmek bu yüzden güzel, insanlar bu yüzden şaşırtıcı: insan farklı bir şey bulabileceği yanılsamasını asla kaybetmiyor.


*watt, samuel beckett, faber and faber, 2009, s. 33.
*çeviri umut m. gürses

27 Ağustos 2014 Çarşamba

marilyn monroe - fragmanlar

marilyn monroe, uzun süre etrafında dönen ilgi ve sevgiyi anlayamadığım isimlerden biriydi. evet, hollywood'un altın çağ'ından bahsederken mutlaka anılması gereken birisiydi ama yine de çok anlayamazdım çevresindeki bu kutlamacı çemberi. ta ki 3 yıl önce gezici festival'de çok sevdiğim john huston'ın the misfits'ini izleyene kadar. o büyük beyaz perdede marilyn monroe'yu gördüğüm an sinemayı bir kez daha, daha fazla sevdiğim andı. o perdeye yakışan çok oyuncu oldu mutaka, ama içlerinde çok azı marilyn monroe kadar o perdeyle bütünleşebilecek bir havaya sahipmiş, o gün ben bunu anlamıştım. 



aşağıdaki iki şiiri, kendisinin fragments ismiyle yayımlanmış kişisel notları ve şiirlerinden seçip çevirdim. motivasyonları tartışmalı olsa da dünyanın şaşırtıcı biçimde doğru yargıyla üzerinde birleştiği ender kişi veya durumlardan biri monroe'nun inanılmaz büyüleyiciliği sanıyorum ki; işte o büyüleyicilik yalnızca çok güzel bir kadın olmasından kaynaklanmıyordu, ve bence bunun en güzel göstergesi de aşağıda iki örneği olan o notlarıdır.

yaşam-
senin çift yönlü doğrultundayım
bazen kalıp aşağı doğru asılarak
en fazla
ama güçlü de bir rüzgardaki örümcek ağı kadar 
-var oluyorum daha çok parıldayan buz parçasıyla.
Ama alacalaşmış ışınlarımın renkleri 
gördüklerim gibi o resimlerde -ah yaşam seni 
aldattılar.* 
----
yalnızca uzuvlarımız dokunacak 
başkalarının uzuvlarına
birinin kendi gerçeği yalnızca
o işte - birinin kendi gerçeği.
yalnızca uzvu paylaşabiliriz, diğerinin bilinir 
kabul edilebilirliği içerisinde kalan.
yani birisi çoğunlukla yektir. 
sanki doğada olması gerektiği gibi -en umutla,
belki anlayışımızı arar hale çıkarır
bir başkasının yalnızlığını.*



bugüne kadar, kendisinin intiharından kısa bir süre önce santa monica plajında george barris'in çektiği fotoğrafları benim için gördüğüm en güzel marilyn monroe fotoğraflarıydı. ama kitabı sayesinde farkına vardığım yukarıdaki üç fotoğrafın kolajı bu fikrimi değiştirdi. bunu da küçük not olarak ekleyeyim. 

*fragments, marilyn monroe, farrar, straus and giroux, e-book edition, s.17-18 
 çeviriler tarafımca yapılmış kaba taslak versiyonlar, üzerinde daha fazla uğraşmam gerekecek muhtemelen daha sonra. çünkü, mesela, ikinci şiirinde ufak ama güzel bir kelime oyunu vardı çok hoşuma giden, onu çeviride yansıtamadım, bir ara düzeltebilirim diye ummaktayım.  

26 Ağustos 2014 Salı

the upsetter - metronomy*

ilk anda değil, pek çok anda anlamlı oluyor; diye düşündü. yukarı baktığında gördüğü bir şey yoktu ama bu bakmasına engel değildi. biraz da çevresine bakındı, tanıdık birileri çıkar mı diye aklından geçirdikçe. tanıdık birinden kastı, selam verdiği takdirde garip kaçmayacak durumlardı. gülümsemenin pek yaygın olduğu bir yer değildi burası ve sürekli olduğun bir yerde rastgele gülümseyemezdin; bu yüzden tanıdıklar gerekiyordu. tanıdıklar sırtlarına tüm her şeyi yüklenirlerdi; öylesine gülmeni problemsiz atlatırdın, insanlara dair çok da gelişmemiş yargılarında onları temel alırdın ve dahası anlatacak hikayelerin olurdu. o yüzden tanıdık deyip geçmemek lazım diye düşündü; her diyalogun kendine özgü bir nezaketen tamam'ı olsa da. zamanın boş geçmesi konusunu fazla dert etmedi, alışkındı. fakat bir süre sonra zamanı boş değil merkezli geçirmeye başladı, işte bu uzun süredir aşina olmadığı bir durumdu. artık zaman boş veya dolu geçişine göre değil, geçip geçmeyişine göre ikiye ayrılıyordu; bunu kabullenebilmek her zaman için sağlam bir ilk adımdı. adımlara dair numara, birinin önde diğerinin arkada durma durumu gerçekleşmeden mevcut zamanda adımdan bahsetmenin pek mümkün olmamasıdır; fakat bu durumdaysa ayakların birbirlerine oranla konumundan ziyade ayakkabı uçlarının gösterdiği yön önemlidir. uzak olduğu o kadar sürede en azından bunu öğrenmiş olmasının kendisini rahatlatacağını düşünmesi genelde yaptığı hatalardan biriydi, yine düşmüş olduğu boşluktaysa bu durumun olağanlığını odaktaki bu karakterin ben-merkezciliğinin biraz da dışarıdan gözüktüğü kadarı olduğunu anlatabilmek adına bir kenara not etmek gerekir. sonrasındaysa ayakların gösterdiği ortak yönün varlığının etkileşimli bir değişikliğe yol açmasının gerekmediğini hatırlayıp günlerin arkasından bu kadar fazla cümle kurmanın sakız çiğnemeyi becerememekten geldiğini kabul etmeli. gerisi herkese kalmış, kimse meşgul.

bogart "hep paris'e sahip olacağız" demişti. biz ankara'da olunca onu biraz eğip bükmek gerekiyor, hem bir cümlede kaç kişi dahilmiş lafı mı olur aranan da arada olunca. nihayetinde motamotluğun çirkin monotonluk olduğu konusunda iddialıyım. 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

yıllar yılan - gaye su akyol

bir insanla tek kelime etmeden beraberce oturmak istemek, oturabileceğini fark etmek... cümle tamamlanırsa sanki çok şey söylenmiş olacak, cümle tamamlanmadığı zamansa ortaya çıkan yetersizlik içinde bırakıyor her şeyi. belki insanın kendisinin bile farkında olmadığı o varlığının herhangi bir topluluk içerisinde bir diğerini mutlu edebiliyor olması bugüne kadar farkına vardığım ve ne olduğunu ifade etmeye becerimin yetmediği en mutlu edici ve beraberinde en can sıkıcı hislerden biriydi. boşluk diye sürekli atıfta bulunmaktan çekinmediğim şeyin aslında ne menem olduğunu, insanın birisini görmek, onun varlığını hissetmesinin getirdiği huzurun daha önce söylediğim gibi bir insanın herhangi bir özelliğinin hoşa gitmesinin çok ötesinde bir yoğunluğa ve hisse sahip olduğunu anlamak belki de yaşanabilecek en özel deneyimlerden birisi; fakat sonrasında gelen o boşluk ve haftaların ötesinde birleşemeyen günlerin oluşturduğu o geçicilik bugünden sonra belki her şeye farklı bakmama sebep olacak. şaşırtıcı olan tamamiyle sıradan gelişen olaylar zincirinin bir noktadan sonra böylesine laflar etmeye çalışmaya bir şekilde insanı itiyor olması; çünkü ne için oradaydım, şimdi nasıl buradayım düşüncesi birisinin varlığını takip etmeye çalışmanın ötesinde kendi varlığını oraya koymaya yetemiyor; zaten yalnızlık denilen şeyin basit edebiyatlar ötesinde yer almasının sebebi de bu; çünkü sıradan ve belki minicik bir şeye atfedilen önem onun daha sonraki konumunu belirlerken aslında daha sonranın olmaması o biricik anın yaşamın zirvesine dönüşmesine yol açıyor. yaşamın belki birçok belki tek tük olacaksa da zirveleri, yaşanılan anın yoğunluğu onu anlamaya çalışma çabasının neden olduğu zihin karışıklığını aşmıyor. çünkü biliyorsun ki aslında o biricik anın bir ötesi yok, adım atabileceği bir alan yok ve yalnızca birkaç adımı aynı çemberde döndürmeye çalışarak insanın başı dönüyor, bir diğerinin salt varlığını o derece arzulayınca da bu baş dönüşü mathilda'nın karnında hissettiği o sancının yalnızca simgesel bir tezahür olduğunu zorla kafaya sokuyor. artık yapılacak tek şey, hiçbir şey yapmamak; boşluğu doldurmak mümkün değil ama boşluğu kabullenmek her zaman bir kaçış yolu.

bir wicked game gerçekliği var dünyanın, popun klasikleri de buradan doğuyordur belki. 


21 Ağustos 2014 Perşembe

business as usual* // i won't see you* // take a dance with me*

insanın fâniliğine dair sıradan tanım cümleleri, ilk anda çağrıştırdığı dinsel figürlerle kurulu bir fikirle gelmiyor; her cümlenin duyuluşundaki farklılık belki burada o kadar bariz bir etkide bulunmuyor fakat insanın fâniliği yaşamından gelirken ölüm sonrası bir yaşama dair inancı lüzumlu kılmıyor. insan ve yaşamı geçici, çünkü insan ve tabii yaşamı da günlerin birleşimiyle dağılımından oluşuyor. dolayısıyla günlerin dengesizliği en fazla bir hafta bütününü çıkarırken daha uzunu mümkün olmuyor, bu da yaşamın kalıcı bir etmen olmasını engelliyor. yani anların insanlara gelişinden bahsederken aslında zihnimin en dip noktalarında farklı düşünceler de vardı, yalnızca nasıl dengede durduğu ortada olmayan arka arkaya birkaç gün ve sonrasındaki çöküşü gerektiriyormuş oradan çıkmaları. çünkü insanların yüzeysel ifadeyle çok sevimli ve çok çirkin oldukları gerçeği zıtlıkların estetikliği veya ödüllü haber fotoğrafları için yok; tüm günleri ve bu sayede yaşamın geçiciliğini kuran gerçeklik zaten bu. isimlendirilemeyen ilişkiler herkesi arkadaş yapıyor; arkadaşlar karton birer tanıdık oluyor ve bir bakmışsın ki herkes en sonunda sadece iş arkadaşı. çünkü her ne kadar kabul etmesi zor olsa da tüm arkadaşlıklar belli işlevsellikleri sebebiyle var oluyorlar, o işlevselliğin en çiğ formuysa iş arkadaşlığı: bir yere farklı sebeplerle hapsolmuş veya orada bir şekilde var olan insanların kibar ve zorunlu iletişimi. şunu kabul etmek gerek ki bunun yıkıcılığı her bünye için aynı olmuyor, fakat insanlardan nefret edebilmek için önce onları seviyor olmanın mantıksal gerekliliğini kabul ediyor olmak ve böylesine bir karşıtlığı olağan karşılıyor olabilmek bile öylesine bir insanın bir başkasına güç verebileceğini, o insanı hiç farkında bile olmadan ayakta tutabileceğini kabullenmek için yeterli olmuyor. oysa günleri birleştiren onlarca etken varsa bunların içinden ancak biri bu kadar bir arada tutabilen güce sahip oluyor, işte o insan da ağızdan çıkan dumanın yavaşça kayboluşu gibi yok olunca dayanak kalmıyor. yani şarabın üstüne bira içmek gibi günler bazen, birisi o kadar yoğun ki diğeri ne olursa olsun tadını kırıyor. ne haber aldığının, neyi beklediğinin veya neyi doğru yaptığının bir önemi yok, eğer ki zihnini bir şekilde kaptırıp da gördüğün ve hissettiğine süreklilik kazandıramıyorsan. her şey gitgide "iş dünyası!" diye tanımlanacak hale gelmişken insanları bir diğerinin hissi olmadığı faks kağıtlarının geçiciliği öldürüyor, kağıdın kesiği geçiciliğine oranla daha sancılı oluyor. her şey işte buysa; o kim, ben kimim?

st. thomas'ın take a dance with me'si benim için bu yazın şarkısı oldu sanki, o yüzden üst üste mümkün oldukça burada olması normaldir.


take a dance with me by capodelnulla on Grooveshark

16 Ağustos 2014 Cumartesi

monstrous - metronomy

ufak bir oyuncak org buradaki. basit bir dvd kutusu da olabilirdi, bir çerçevenin tam birleşim köşeleri veya duvardaki sıvanın dalgalandığı o ufak alan. twin peaks tuhaflığı, mesela. futbol takımlarının her galibiyetinde dünyayı yerinden oynatan gazete sayfalarına alıştıysanız tabii o tuhaf sözcüğü yerinde gibi gelmez; ama yerinde. bir vana, bir kapakçık, iki de ayarlı lamba anahtarı. ya da eski bir sovyet şarkısı veya '50'lerin amerikan standart müziği; arkasından julee cruise. ardından düşüş, hafif bir the smiths melodisine gerek yok.


9 Ağustos 2014 Cumartesi

take a dance with me - st. thomas

ağzı olduğu kadar kendini kurcalayıp duran kafayı da esir alan o melodilerden take a dance with me. bana iyi geldi, buralarda dursun dedim, insanlık hali sonuçta.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

i love you but i must drive off this cliff now - got a girl

mary elizabeth winstead ile dan the automator, 2010'da scott pilgrim vs. the world'ün setinde tanışmışlar ve got a girl projesi o zaman çıkmış. dan the automator zaten bu tarz proje albümlerle tanınan birisi, ama winstead'in bu harika isimli albümle beraber aynen scott pilgrim'deki gibi takıntıyla-gözlenen-güzel-kadın imajına bürünüyor olması hiç sağlıklı değil benim açımdan.

did we live too fast'e klip çekmişler şimdilik sadece ama başlığın da ifade ettiği üzere şarkı özelinde tüm albümü övdüm ben.

1 Ağustos 2014 Cuma

naked'ın johnny'sine karşı berryman'ın john'u.

yine dönüp dolaşıp aynı yere gelmek rahatlatıcı bir şey; aslını iddia değil inkar etmek gerekiyor çünkü. bir nevi geri düşmeler atılımların bir parçasıdır, dalgalıca ilerler çizgiler hesabı. çeşit çeşit laf işte. az önce naked'ın johnny'sinin kişioğlunun "sıkılma" lüksü üzerine söylediklerine tekrar bir uğrayacakken fark ettim ki naked'ın johnny'sine karşı berryman'ın john'unu destekliyorum ben: yaşamı olduğu gibi kabul etmek, acı-kabullü orta çağ inançlarından yakın tarihli modern-bireysel-aydınlanmalar'a kadar çok çeşitli yelpazede kabul gören bir anlayış; ve önemli de bir mottomsu yaşam kabulü, zira fikrin kabul süreci, belli bir zaman sonra, önceden bulunulan mekan-saat-kişi üçleminden çıkan ruhsal ve fiziksel durum özleminin farkındalığını içeriyor. fakat mottoya dair atlanan temel bir nokta var: yaşam bir nostalji bütünüdür. bu, hatırlanacak şeyin fazlalığıyla değişmiyor, hatırlanacak şeyin varlığıyla belirleniyor. bu yüzden bulunulan zamanın "tadını çıkarma" baskısını geldiği yere ittirerek zamanı olduğu gibi değil, geldiği gibi kabul etmektir yapılacak olan, çünkü lahzanın ne olduğu ansal olarak değişmekte, ve gelişi de karşılanışına bağlı olduğu için kişi özelinde başlayıp devam eden bir süreç var. yani, naked'ın johnny'si haklı; sıkılma eylemi bahis konusu olmaması gerekecek kadar şımarık bir zamane lüksü ve keşfedilecek şeylere kanalize olmak sadece-nefes-almıyor olmak anlamına gelecek; fakat diğer yandan naked'ın johnny'si haksız ve berryman'ın john'u haklı; çünkü ardından kaçmak için kuyruğunu sallayarak üzerinden atmış gibi köpek kişioğlunu ve böyle bir kırıklık söz konusu olduğunda dil dışarıda bir hevesle koşturarak dolaşılmıyor etrafta.


 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

how soon is now?*

sanki burada değilmiş gibi bir havası var, ama etrafındakileri yok sayıyor gibi değil: tepkisizce ilgileniyor çevresiyle. bir aidiyeti olmadığını düşündürüyor hareketleriyle, bir insanın yalnızlığı çevresindekilerden çok kendisiyle ilgilidir çünkü ve bir yalnız, diğerini hemen fark edebilir kendi mutsuzluğunu kabullenebildiğinde. bunu gösteriyor; herkesin sıkıldığı ifadelerinden okunabilirken onun daha çok içten içe bir kırıklığı var sanki, mesele mutlu olmaktan ziyade fazla mutsuz olmamak çünkü; bilmem katılır mı? olağan gözükmüyor bu yüzden, ve olağan dışı da. etkileyici olan hep bu arada'lık; bu tedirgin edici belirsizliğe yakışır duran insanlar hep daha sıradandır, ama hep daha ayrıktır. aslında mesele sadece o-burada-değilmiş-gibi olan değil, hem nasıl olabilir henüz kekeme bir sohbet bile yokken ortada? olabilir pekala, ama etken olabilir, belirleyici değil. '90'ların sallanan melodileriyle cevap veriyor buna springsteen, niye haklı bilmiyorum. oysa dert haklılığı değil, sadece kafayı karıştırması yetiyor şu noktada. ve sanki, en güzel sözcüklerden biri. içinde o kadar fazla eften püften insani kaygı, beklenti, dilek vs barındırıyor ki her cümlenin içerisinde yer alması gerekiyor gibi bazı zamanlarda. sanki, sanki diyerek iletişim kuruluyor farklı bir düzlemde.

ve dünya üzerinde haklı olmadığında bile en haklı olan ender adamlardan birisi morrissey. bu gerçek 1.
ve fakat geppetto yalnız ama kötü bir adamdı, bu da gerçek 2.
how soon is now'ın gelgitli tedirgin edici melodisi en az sözleri kadar güzel. bu da zayıf kapanış 1365.

15 Temmuz 2014 Salı

miles davis' funeral - morphine

hiçbir şeyi, birkaç şeyi, belli bir şeyi ve tabii ki her yalnızın derdi şeyi tek bir cümleye çeviremezken çalıyordu; tüm bildiğim şeyleri çekip içine aldı.  




13 Temmuz 2014 Pazar

heheheheh. ya da hahahahah. bilemedim, yazılı gülmeyi beceremiyorum.
42. saniye civarlarında introyu duyar duymaz clapton'ın yanında zıpırdayan siyahi basçı abi kadar heyecanlı olduğum doğrudur.


12 Temmuz 2014 Cumartesi

you look like rain - morphine

ne demiştin; henüz bir türlü diyalog formuna getiremediğin ama ısrarla takıntılı olduğun insana dair şarkı yok mu? morphine şemsiyesiz sunar.
tabii diyalog formuna çoktan gelmiş olan tanışıklık içindir muhtemelen şarkı ama sadece ismi yetiyor kendi amaçlarım için şarkıyı almama. 

10 Temmuz 2014 Perşembe

o soruları daha önce sormuştum, şimdi kim'i değişti. bundan sonrasında maymun sesleri çıkartarak anlaşmayı düşünüyorum. başka türlüsü, hangi türlüsü derken tek tip hep tip bir durum gelişmesi pek engellenebilir gözükmemekle beraber aynı soruları sorabiliyor olmak yeni kesilmiş çim kokusunu hissettirebiliyor. cümleler aslında bağlantılı bu arada. mühim olanın hangisi olduğu konusunda şüpheler ve karşıtlıklar yaşamaktayım. kesinlik olmama sebebi diyerek devam edecekken fark ettim: sanırsın şarkı bitti, daha şarkı bile yok oysa. bebop herkesin harcı değil, sonuçta ilk nefeste kesilmesi var daha bunun.


7 Temmuz 2014 Pazartesi

"bir nevi megalomanım, ama özsaygısı aşırı derecede problemli bir megaloman."
john wray'in 1 temmuz tarihli new york times röportajından.

6 Temmuz 2014 Pazar

dream song 14, john berryman

berryman'ın güzelim şiirini kendimce çevirip beraber gidecek bir de playlist yaptım.

berryman by capodelnulla on Grooveshark

düş ezgisi 14*
Yaşam, dostlar, sıkıcıdır; Dememeliyiz böyle.
Nihayetinde, gök parıldıyor, büyük deniz gürüldüyor,
biz, kendimiz, parıldıyor ve gürüldüyoruz,
ve dahası annem ben küçükken söylemişti 
mütemadiyen "bir an sıkıldığını itiraf etmek 
öz-yeterliliğini yitirdin demektir" Şimdi neticelendiriyorum ki
öz-yeterliliğimi kaybettim, çünkü hayli sıkıldım.
İnsanlar beni boğuyor,
okumalar beni sıkıyor, özellikle büyük edebiyat,
Henry beni sıkıyor, talihsizlik ve şikayetleriyle, 
olabildiğince kötü aşil'inkiler kadar, 
ki o insan canlısıdır ve cesur sanatı sever, ve bu beni sıkıyor.
Ve yatıştırıcı tepelerle cin, iç karartıcı geliyor
ve hiç yoktan bir köpek
götürmüş kendisini ve kuyruğunu olanca uzağa
dağlara ya da denize ya da göğe doğru, bırakarak
arkada: beni, salla-(pati). 
*john berryman

3 Temmuz 2014 Perşembe

county line - cass mccombs

bazen duyumundan bazen kendiliğinden tuhaf bir çekiciliğe sahip oluyor sözcükler kişi için. kasaba, mesela. sadece ses duyumu değil, çağrışımlarıyla beraber çok farklı bir sözcük. kendi içerisinde ufak ve huzurlu bir topluluk, idealize edilmiş bir yaşam alanı, hızdan ötürü kendi ekseninden çıkmaya başlamış büyüklüklerden bir kaçış veya daha başka bir sürü laga luga. büyük trajedi yazarı insanı endişeye bağlamış ya, aslında insanın neye değil bir şeye bağlı olması asıl mesele. zihinlerin üzerinde her zaman sallanan bir ufuk görüntüsü var, kimisi direkt bantlamış kimisi güzelce çerçevelemiş kimisi kıvırıp atmış; ama nihayetinde hepsi bir ufuk görüntüsü. gün batımı da bunun için izlenmiyor mu? "buraya sıkıştırdığım ufukta olanlar nefes aldığım bu bunaltıcı havalı mekana da yansıyacak mı?" merakı işte, ötesinde romantize etmeye lüzum yok. zaten bir başkası olmalı mı, nasıl olmalı neden olmalı temalı merakların kendisini zibilyonuncu hatırlatışında bir çıkış yoksa herhangi bir varlığı iki uçlu bir doğrunun etrafında nasıl döndürebilirsiniz, hacim hesabı yapmıyorsunuz ya? neyle başladım nereye gidiyorum yine, ama kafamda söylenmek için dolanan şey aslında bir başkası odaklı olandı.

işte bu da böyle bir serzenişimdir. lucky luke'a selamlar, ben ata binmeyi bilmiyorum. ya kontrolörde yuvarlağı bulacağım, ya da bulacağım diyerek bayatlamış çiller esprileriyle saat kaç diye sordurtacağım. etkenli ettirgenli olduğuna bakma, temelde hep edilgendi.

bu arada tellier'nin 14 temmuzda yeni albüm geliyor. (azıcık sevinç gösterisi falan buraya gelecek.)

 

29 Haziran 2014 Pazar

if i had a heart - fever ray

halay başınız, tedirgin translar diler. 
ulaşılacak evrenin uzak doğu menşeli korku filmleri tedirginliği değil, twin peaks tedirginliği olduğunu da baştan belirteyim ki kılavuz için kuş benzetmeleri yapmayın sonradan. 

28 Haziran 2014 Cumartesi

florida - luke temple

itiraf ediyorum; takım elbise ifade ettikleri dolayısıyla ne kadar itici bir kıyafet seçimi olsa da ne zaman nick cave'i veya warren ellis'i o kıyafetleriyle görsem hayran kalıyorum, gidip salaş halimden çıkasım geliyor. tabii bir bira her şeye çözüm, özellikle böyle anlık heveslere. 

yazınız yakıcı olsun, sonra dandirik kaynaşma masalarında muhabbet dönemiyor. 

21 Haziran 2014 Cumartesi

bo's veranda*



"sorunun kaynağına inmeliyiz" dedi; bazen klişelere dönerdi, bilindik güvenliydi çünkü. "inelim," diye cevap verdi dalga geçerek, "gidecek ne kadar yolumuz kaldı diye o zaman da düşünmeyecek misin sanki?"
-sorunun işte bu aslında, biliyor musun? 
-neymiş o?
-korkuyorsun. ne bileyim belki de sadece ciddi olamıyorsundur, alaycılık tüm benliğine işlemiştir. 
müstehzi bir gülümsemeyle "evet, doğrudur" dedi. "hayır, hayır, hiç dalga geçme yine, bak burada bile ciddi olamıyorsun," diye üsteledi öteki, "sen ciddi falan değilsin hiçbir zaman, sadece mutsuzsun, ciddi olamayacak kadar mutsuzsun." 
-mutsuz değilim, sadece pek mutlu değilim. çok uzatıyorsun, git başkasına sar. 
-tamam ya ben de onu diyorum; üzgün dağılmış falan değilsin sadece mutsuzsun. 
-ne söylediğinden zerre haberin yok biliyor musun? 
-işte bir de ciddiyet kılıfında ukalasın.
-evet, çünkü ne dediğini bilmiyorsun. 
-sen anlıyorsun ya ne dediğimi işte benden daha iyi. 
-bak, "mutsuz" ve "mutlu" dediklerin türemiş sözcüklerdir. bu ne demek? "mut" diye bir kökleri var. peki "mut" ne demek? aç sözlüğe bak; "mutluluk" yazmışlar karşısına, yani mut'tan türeyeni mut'tan türeterek açıklıyorlar. o zaman mut ne? 
-ya tamam bırak yine başladın saçma sapan çıkarımlarına falan, basit bir şey söylüyorum sana: git mutlu olacağın bir şeyler yap. istediğin kadar başka şeylere suç at, daha söylediğin şeyin tanımı yok de, basbayağı mutsuzsun işte; tüm derdin bu. 
-memnunum ben. 
-bir de bu var değil mi, laf ebeliği. sanki mutluyken sağ gözün, memnunken sol gözün çalışıyor da birbirlerini koruyorlar, aynı şey ha memnunmuşsun ha mutlu. senin memnuniyet dediğin tembellik, korkaklık, bok içinde oturmaktan canı çıkıp da yine de benim bokum değil mi diye ses etmemek. 
-susarsam susacak mısın?

ve hayalindeki sahne -kamerayla değil belki ama yine de- gerçek olmuştu. müzik devam ederken birisi yere düştü. ayakları görünüyordu sadece halının kenarında, kamera boşluğa odaklanmıştı. beyaz ayarını hala öğrenememişti, zaten her şey otomatikten olmamış mıydı?

3 Haziran 2014 Salı

etten - brautigan - olsen

are we there'in çıkışı sayesinde resmen sharon van etten söyleşi ve içeriklerine boğuluyorum bu ara, sağolsun hiçbir röportaj talebini geri çevirmiyor galiba. öyle ki bir ara acaba yerli bir dergiyle iletişime geçip onlar adına söyleşi talebinde bulunsam mı diye düşünmedim değil, -de sonradan üşendim açıkçası. her neyse, the lab magazine adına clemence poesy kendisiyle röportaj yapmış; hani şu iyi oyunculuk performansları kadar dönüp dönüp bakılacak zariflik ve güzellikteki fransız var ya; hah o işte. kendileri benim gibi çekirdekten sherlock holmes hayranı birisi için irene adler'i oynayacak ideal oyunculardan birisidir, hatta kendisini ilk kez in bruges'de izlediğim dönemde içinden irene adler geçen holmes hikayelerinden birini okurken "oha, poesy lan işte!" tepkisi vererek bu durumu farketmişliğim vardır ama şimdi bu ayrı mesele. biraz da email ile söyleşi yapmanın dezavantajı olarak gayet uyduruğumsu sorular sormuş olsa da poesy yine de güzel bir kaç soru ve genel itibariyle güzel cevaplar geldiği olmuş, en azından son dönem şerın röportajlarıyla artık ezberlediğim albümün son 2 yılda şerın'ın yaşadıklarını konu alması hikayesini bir kez daha okumadım.

neyse, bu kadar uzattım sonuca geleyim: poesy'nin gayet klişe ama hep meraklandıran "hangi şarkı sana keşke ben yazmış olsaydım dedirtti" sorusuna işi yazarlara da vurarak cevap vermiş şerın ve richard brautigan'ı da nick cave, pj harvey gibi kendisinin hep bahsettiği müzisyenlerden hemen sonra görünce "aha," dedim "şimdi belli oldu." rica ediyorum, brautigan sevmeyen insandan geçilir mi? merdümgiriz nitelemesinin şahsım için rafa kalkabileceği ender durumlardan biridir yani brautigan seven insanlar.

neyse bari clemence poesy'nin şerını keşfettiği şarkıyla sanki biraz anlamlıymış gibi göstereyim postu, üzerine de sevgili angel olsen ile doz aşımını yapayım. hadi iyi yaz üşümeleri.



 

26 Mayıs 2014 Pazartesi

every time the sun comes up // i retired

geleneksel törenselleştiriciliğe uymadan kendi halimde yaşıyor olsam da günün anlam ve önemsizliğini, son yıllarda belki de en çok taktığım insanlardan sevgili sharon van etten'in are we there'i tam gününde bana hediye olmuş oldu. aşağıda yeni albümden geçen hafta yayımlanan ikinci video ve sharon van etten'in el yazısıyla şarkı sözleri bulunmakta.

bunlara ek olarak, günümü yalnızca are we there'in çıkışıyla bir posta çevirmeyeyim dedim ve birkaç gündür marşım haline getirdiğim i retired'ı da kenardan kıyıdan sıkıştırdım aşağıya.



gariptir ki, her yıl bir önceki sene yaptığım tek tük şeyler aklıma geldiğinde kendime gülüyorum. tam, sadece sharon desem rahatsız olduğum ve sadece etten diye de resmileşemediğim için şerın demek istediğim sevgi pıtırcığı insanın şarkıda söylediği durum işte: "bulaşıklarını yıkadım ama banyona da sıçtım"

kütüphane sendromlu zamanlar dilerim. güzeldir.


18 Mayıs 2014 Pazar

le vent nous portera*

"yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek" dedi brautigan. çünkü anlatacaksan eğer, bunu söylemek gerekiyordu. çünkü üzerine daha çok şey söylemek gerekti, çünkü rüzgar gerçekten de her şeyi alıp götürmeyecekti. yani haklıydı, zaten söz konusu brautigan ise aksi düşünülemezdi.

"rüzgar bizi taşıyacak" diyordu gülen heyecanıyla noir desire ve cümleyi kendisine yakışan şekliyle söyledi sophie hunger. başka birinin cümlelerini, onların yapmadığı biçimde vurguluyordu ve haklıydı, çünkü her şeyi alıp götürmeyen rüzgar bizi taşıyabilirdi pekala. bu bizin tam olarak kim ve ne olduğuna bağlıydı belki biraz da.

belki de değildi, şimdi pek önemli olmasa gerek. bazen o anlık heyecana yenilmeyip de gidip o hamburgeri almalı, yaz da gelirken brautigan burada olsa karpuz keser şekeriyle evreni yıkardık.


11 Mayıs 2014 Pazar

kimin selamı yokmuş?

bir şeyler söyleme çabası yorucu olduğu kadar problemli de. bıçakçı, güzellik karşısında hüzünlenebilen insanın kalmadığından bahsederken, adeta kendimmiş gibi kullandığım o kitabın kenarına not düşmüşüm, hayır hala var diye. şimdi farkediyorum ki o not yeni bir açı yakalayabilmek adına karşı çıkışlarımdan biriymiş yalnızca, çünkü güzellik dediğimiz şeyin göreceli bir kavram oluşu kadar hüzünlenmekten anladığımız şey de önemli bu noktada. mesela birkaç gündür izlediğim bir dizi, yaşadığım ufak tefek önemsiz rutinin içerisindeki bazı anlar veya bir anda aklımın kenarından uçup giden bir fikir, imaj veya söylem bir anda hiç bilmediğim bir yerde yatarken tekin olmayan bir ses duymuşum kadar korkutup sonra sanki çok önemli bir şeyi unutmuşumcasına bir hisse bırakıyor beni. ve takip eden ruh haliyse mütemadi bir kafa-karışıklığı-iç-sıkıntısı-örtüşmeli bir surat asıklığı oluyor. mantığın yanından geçmeye çalışırken, tüm bu süreç, sarfedebileceğim herhangi bir efor olmaması sebebiyle biraz rahatlatıyor belki zaman zaman, ama orada, adeta elimi uzattığımda o koca yaprakların altından çileği kopartabileceğim mesafede beni son derece cezbeden bir nesne, bir kimse, bir his, bir merak veya bir-bir duruyor ve ben sanki onun yörüngesine girmişim gibi yalnızca etrafında dolanıyorum. üzerine yapılan çıkarımlar, durumun alışılmışlığı ve şaşırtmazlığıyla takıntılarını takınmış insanın yoğunlaşma beceresi ve mevcut tutarsızlıkların etrafta özgürce salınıyor olması üst üste eklenince iki tutamacı birbirine bağlanmış poşeti açmaya çalışmak belki yerinde, kesinlikle yetersiz ve çiğ bir benzetme oluyor. hikayeler bunun için var, çünkü her sığınak birbirine benzer, her sığınak kendi sakini için ayrıdır. ama bazen patlamalar gereklidir, savaş psikolojisini hala üzerinden atamamış insanoğulları bunu anlayacaktır. veya demlikler ve sıfat almamışlardan farkını merak eden düdüklü tencereler. kapı kollarının o dillerle ilişkilerini çözebildildiği bir dünya fazla merak yoksunu olurdu çünkü. ve bir kedi kuş seslerine reaksiyon göstermeyi hiç bırakmamalıydı.    



16 Nisan 2014 Çarşamba

kayıkla ya da bad ritual*

şaşırtıcı biçimde içine işlenmiş zamanları var melodilerin. daha tuhaf olansa yaratıcısının işçiliğiyle örtüşmesine lüzum olmayan bir sonradan-yeniden işleme bu. bazen bir melodiye mevsimsel herhangi bir takıntıya denk düşecek derecede takılıyor ki, o takıntı bir şekilde kişi üzerinde hükmünü kaybettikten sonra dahi melodi bir başka zaman tekrarlandığında kaşıma dürtüsüne benzer bir buluşması oluyor insanın o hislerle. yani, o zaman, demek gibi farklı sözcükleri buradan gelecek çıkarım için kullanmam nasıl söyleyeceğimin etkisini değiştirmeyecekse işte o evrensellik taşıdığı kadar bireyin öz üretimi olan hislerin de yuvaya dönüşü genel çerçevede bir şey değiştirmiyor insanın içerisinde; ama tüm yaşantımızın ne kadar havada asılı olduğunu gösterdiğinden çok kişiye yaşadığını nefes almanın ötesinde hissettiriyor. sylvia plath'in kızı yıllar sonra plath'in bıraktığı orijinal haliyle basılan ariel'in önsözünde benim son derece hasar verdiren tercümemde diyor ya; ölümü hakkında değildi hiçbir şey, her şey yaşamı üzerineydi aksine. yani bir geri adım atmanın mütemadi bir imkan olmadığı zamanlarda farketmiyor olabiliriz ama nasıl bazen hiç sevilmeyen herhangi bir canlıya bir an için yakınsama hissedebiliyorsak öyle bir yüzleşme olmalı insanın içerisinde yükseklik korkusuyla. gerçekliğe uygun düşüp düşmediği ve ampirik bir çalışmayla kanıt sunulup sunulamayacağı bir yana, bu yüzden yükseklik korkusunun aslında düşmek değil atlamak korkusu olduğu teşbih açısından iyi işliyor tam bu noktada. tüm bunların ötesinde koptuğum ve çıkış noktam olan o mevsimi olan melodilere dönersem, belki de mevsimlerin yaşanış yoğunluğundandır bunlar, çünkü elma veya ananas mevsimi ne kadar anlamsız geliyorsa zaman itibariyle kulağa bir çilek bir de mandalinanın tekrar belirişleriyle yılın belli dönemlerini damgaladıklarını inkar edemem, oysa birisine şeftali diğerineyse portakalı her zaman tercih ederim. sıvı yağa bir kez değdikten sonra sadece suya tutarak el durulanamıyor ya kolayca yemek yaparken; işte öyle bir baskınlığından söz edebilirim kendim için karanlığın ama somurtkan bir suratla da memnuniyet ifade edilebildiğini biliyorum, yoksa iyimserlik çıkmaz bu cümlelerden. house md'nin en unutulmaz sahnelerinden biri boşuna değil, arcade fire'ın my body is a cage'i eşliğinde balkondan kendisini aşağıya bırakan house'un bir an "n'oluyor?" dedirtse de atladığı havuzda çevredeki kitleyi "parti" diye bağırtması, oysa parti dediğinin en güzeli gözün kapsama alanı hesap dışı olan bir su birikintisi üzerinde kıyıya bağlanmış kayığın ağır ağır süzülürcesine sallanmasıdır sanki açılırmış gibi.


15 Nisan 2014 Salı

sweep - leverage models (&sharon van etten)

hazır başlamışken sharon van etten düetleriyle devam edeyim dedim ben, yoksa blogu kendisine tamamen devretmek gibi bir durum söz konusu değil. aydınlatmış olayım böyle loş loş. yalnız aşağıdaki videoda kendisinin de yer aldığı konusunda ciddilerse teknik ekip ya yoktu ya da yok hükmündeydi muhtemelen. 

her bir şeye içim sıkıldığında aklıma seth rogen ve ayrı eve çıkıp sinir bozucu komşu olmuş ses tonunun oynadığı komedi türünde olduğu iddia edilen bir film düşünüyorum, her şey geçiyor. mütemadiyen fazla heyecanlı bir ciddiyete sahip insanlardan haz etmediğim bir gerçek, mesela o zaman da hukuk okumak için çırpınan öğrencileri aklıma getiriyorum, günlük yaşamda her çeşit panzehir var yani, mesele baharatları düzgün kullanmakta. bunlar haricinde söyleyeceğim şeyler mutlaka vardır fakat daha fazla alay doz aşımı yapmak istemiyorum, henüz lehim kullanmayı öğrenmemi gerektirecek bir şey olmadı çünkü. joy division'ın an itibariyle fon müziği olarak mevcut anlamsızlığı değerli hale getirmesine ayrıca değinmek isterdim fakat konu ister istemez ian curtis'den geçecektir, bu sebeple sharon van etten'e sevgilerimi iletip fade out ile çıkış yapalı..

13 Nisan 2014 Pazar

11 Nisan 2014 Cuma

these streets will never look the same - chromatics

yaşam bir kabullenme biçimidir diye yazmışım birkaç yıl önce, ne kadar beylik geliyor olsa da kulağa, kovboylara özel sevgisi olan biri olduğumu unutmamak lazım. ya da; ilgimi başka şekilde çeken beşir fuad'ın "hakikat şahsa, hata zamana aittir." sözünü kendi kendime tekrarladığım zamanlar olduğunu. ama nihayetinde, yanlış yerde doğduğunu düşünen azımsanamayacak sayıdaki insanın beraber yaşadığı ve de bunu kabullendiği diyarlardayız; politik ve sosyolojik analizi bir kenara bırakabilirsek; böyle bir komiklikte düz bir çizgiyle hat çekmek pek mümkün veya mantıklı olmasa gerek. yani, ya bunu kabulleniyor olarak en baştan varlığı reddeden bir toplulukla yaşıyoruz, ya da ambalajlar artık gösterenden çok tanımlayan olmaya başladı. bak mesela bana, kendi sarfettiğim bir cümlenin arkasına o kadar dayanak koymaya çalışıyorum ki kapı yanlış tarafa açılmasın, daha içerisinden örnek mi olur bu izleğin? şunu kabul etmeli her şeyden önce; bir hikaye bağımlısıyım ben, formu pek önemsemeyen. her bağımlı gibi bir kenara koyamadığım, koyduğumda yokluk belirtileri gösterdiğim o anlatılarla beslenip onlarla benliğimi vücudumdan bir başka gerçekliğe bırakıyor gibiyim; oysa en formülsüz eşitsizlik değil miydi vücut ile ruhun birbirlerine oranla konumu? cümlelerin-belki-hali, taşıyamaz gibi durduğu bilmişlik uzaklaştırıcılığı sebebiyle daha kendinin farkında duruyordu sanırım, ama cümlelerin-kesinlik-halini, zaten içerisinden doğduğu bir söz grubunun varlığını kabul etmeye dayanıyor olduğuna bağlayacak kadar şahsi haklılık peşine düşersem, kendisini diyalog olduğuna inandırmış bu sayıklamanın her söylemine ayrıca özen göstermek durumunda kalabilirim -ki bu da sayıklamanın tabiatına aykırı olurdu, oysa bilinçli bir sayıklamanın riyakârlık olduğunu kabul ederek tüm sorunlar çözülürdü, çünkü yaşam bir bu biçimiydi. görüyorsun ya, daha fazla söylememe gerek yok bir cevap vereni karşılayacak lükse sahip olmadığımı anlatabilmek için, çünkü kendi kendine de sizi temin ederim diyebiliyorken sırf springsteen ve diğer birkaç uzakyakın'ı haklı çıkarmaktan başka ne için başka bir eşitsizliğin yoksunluk belirtilerinden bahsedilebilir ki?

bu dağınık-çünkü-umursuz kabullenme gittikçe rahatsızlık veren ama yakında oradan ayrılınacağı, ne bileyim belki taşınılacağı için görmezden gelinip bir türlü alınmayan toz gibi öylece, yalnızca asılı kalır. çünkü kendini rahatlatmak aslında devam eden güne katlanabilmeye çalışmanın bir diğer yoludur ve bilirsin bir şekilde, bunların takılı kalmadığı her yer aslında aylara devam edebilme üzerine kurmuştur günlerini; sonuçta aynı olmaz ki gün sayan insanların duvarlara her birini temsilen yansıttıkları çizikler, ya da tamamiyle farklı çizimler. yani, her tünel bittiğinde aynı noktaya varıyoruz bir şekilde, inşa sırasındaki dinamitten bu yüzden korkmamak gerekiyor belki, zira tünellerin nereden nereye bağlandıklarını bilmeden döne döne dolanmak yerine nereden nereye bağlanabileceği üzerine rastgele patlamalar, nasıl olsa alınıyor diye kesilen gazete kuponlarından daha doğaldır. her durumda, huzursuzluğu kabullenmeli, çünkü bir biçimidir bu yaşamanın, ya da tek.



5 Nisan 2014 Cumartesi

timber timbre - too old to die young

"varsayalım ismail! n'olacak? neye faydası var?"

varsayalım yok ismail, ama mademki var düşünüyordur da.

3 Nisan 2014 Perşembe

taking chances - SVE

sharon van etten'in 26 mayıs'ta çıkacak albümü are we there'den ilk single olan taking chances'ın videosu geldi bugün. bir magic chords büyücülüğünde değil video ama yine de sharon van etten'e odaklanmış kameraya bir itirazım olamaz tabii.


 

31 Mart 2014 Pazartesi

2004 birleşik devletler başkanlık seçimlerinde george w. bush, şimdiki dışişleri bakanı john kerry karşısında ikinci dönemi için seçimi kazandığında r.e.m. sahnede almıştı haberi ve hemen üzerine başlamıştı çalmaya it's the end of the world as we know it'i. hazır dün de suriye'yle savaş halinde olunduğu meclis yok sayılarak telaffuz edildiğinde aklıma geldi bir anda. bugün de kadri gürsel leonard cohen'in everbody knows'unu hatırlatınca 31 mart 2014 seçim sonrası south park sessizliği için iyi bir iki şarkılık liste olur gibi geldi, tabii youtube da olmayınca grooveshark'a kaldık yine. 


south park sessizliği by capodelnulla on Grooveshark

29 Mart 2014 Cumartesi

hangi ülkede yaşadığının farkında olarak konuşmuş olan gün zileli'ye de selam olsun.
hem bu sayede pazar akşamı çıkacak sonuçla gelmesi beklenen normalleşme sürecine, hem de bu durumla kimlerle yan yana geleceğime dair çekincelerim olması kaçınılmaz, ama nefret ve korkunun baskınlığı da gayet açık. kısacası tatava yapmadan değil, tatava yaparak basıp geçilmeli; zira farkındalık hepsinden önemli. 
  

*görsel, facebook/bas geç platformu'ndan

21 Mart 2014 Cuma

faking jazz together* ya da; biraz da ağla descartes*

"açık pencereler çarpmasın diye pervazlara konulan minderler dışarı sarkıyor: binalar insanlara dil çıkarıyor." demesinden dolayı değil sadece yakınlık, ama önce birinci ve ikinci etapla beraber kurbağalar ve kirpilerin burada olduğunu bilecek kadar yakınlarda muhtemelen barış bıçakçı, hatta susuz gölünden bahsedecek kadar buralarda. o bıçakçı bir de diyor ki; "zaten bu dünyada çoğunluğu, herkesin kendisine hayran olduğunu düşünenler ile kimsenin kendisini sevmediğini düşünenler oluşturur, geri kalanlar ise vus’at o. bener okurudur."

o vüs'at o. bener, 17. yüzyılda sıkıldıkça kendisini kesecek başka bir disipline yoğunlaşan ve bizim gibi sıkıcı zombilerin anlayamayacağını hesaba katarak düşünmenin metotu üzerine de yazmadan geri durmayan descartes'ın o meşhur cogito ergo sum'unu hatırlayarak biraz da ağla descartes demişti. descartes ağladı mı bilinmez ama bir süredir okunmadığı için kendilerini raftan aşağı bırakan intihar eğilimli kitaplarım için beni ağlatırdı, orası kesin.

bıçakçı'nın zihninde ender konuşurken 1982'de susmuştu richard brautigan, tam 83 gün. bugün, yani mart'ın 21'i hala suskun olduğu zamanlara denkti. ve önce, ve şimdi yazmaya başlıyorum demişti, ardından söylediği anlam ifade eden ilk şey "ne menem bir şey oldu?"ydu. bazen benim de bir şey söyleyemiyor olma sebebim yakınsıyor sanırım. 

connan mockasin'le angel olsen öpsün sizi. öpüyorlar. tecrübeyle sabit.
*

15 Mart 2014 Cumartesi

go gentle - robbie williams

apartman yöneticiliğine aday olduğumda seçim şarkısı olarak go gentle'ı kullanmaya karar verdim. başarılı olacağımdan hiiiç şüphem yok. yalnız baştan söyleyeyim ben korsan gemisiyle çıkarım yolculuğa, robbie williams britanya şeysiliğini kullanmış.

4 Mart 2014 Salı

taking chances - sharon van etten

sharon van etten'in 26 mayıs'ta çıkacak yeni albümü are we there'den ilk single geldi bugün. albümü tam tarihine denk getirmiş bir de sağolsun. 
söyleyeceklerim bu kadar.
ha bir de albüm görseli..

24 Şubat 2014 Pazartesi

ask - sharon van etten

sanki bir umutla bu şarkıyı bekledim gibi geliyor bana. öyle olsa sanki anlatabilirdim çünkü düşündüklerimi.

   

21 Şubat 2014 Cuma

so many foreign homes - foreign fields

kendi kendime konuşurken en çok kullandığım kelime bilmiyorum olabilir. bazen kabul edilemeyecek derecede rahatlatıcı bir gücü var çünkü. ve bu düşünüldüğü an arkasından gelecek olan huzursuzlanma: işte o an başlıyor belki camus ve pirsig'in tamamen farklı felsefi perspektiflerden farklı analojilerle anlattıkları gibi. ama komik olan, bu tarz bir kaybolmuşluğun her zaman kişiliğin oturmaya başladığı bir yaş evresine atfedilerek bir nevi aşağılanma için kullanılması. zaman zaman uygunsuz diye de çevirilen saçma fazla soyut kalıyor tamam, zaten nedensizliği de kendiliğinden geldiği için problemli gözükebilir. e ama pirsig gayet iyi kullanıyor somutlaştırmasını; tamir edilmedikçe tetikleyici olma potansiyeli artan o akıtan evye işte. tamam fakat pirsig bir neden vermiş oluyor yine deme, cümlelerin bir şey anlatmak istiyor olduğu sadece bir insan inanışı. on beş kelimeden sonra kasmaya başlayan cümlelerle hem neyi anlatacaksın ki? do the right thing neden muazzam bir film ve o filme rağmen spike lee neden gevezeliği ötesinde anılamayacak biliyor musun? evet, cevap verebiliyorum; ama hayır, aklıma yatmıyor.

o kadar garip ki şarkıya değinmemek için elimden geleni yaptım. o kadar güzel çünkü.

19 Şubat 2014 Çarşamba

sick muse - metric

emily haines'in everybody deyişi gary oldman'ın everyone deyişini döver, öncelikle bunu söyleyeyim. çünkü alvarez'in türünün ender örneklerinden olan rezalet türkçe çeviriye sahip kitabında belirttiğinin aksine bir etki yapıyor o vokaliyle sevgili emily. tabi şarkı sözü yazarlığının everybody deyişinden kat be kat güzel olması ayrı bir olay.

hayır, grup elemanları baştan savmadan hallice olan aşağıdaki videodan sonra sempatiklikten ölmemişler.


16 Şubat 2014 Pazar

sabahları ankara'ya değil de victoria dönemi ingiltere'sine uyansam dışarı çıkarken peruk takmama gerek kalmaz, o derece. zaman zaman 16. yüzyılı da zorlamıyor değilim hani. 

şimdi aslında bir şey söyleyip söylememe konusunda çok tırsağım, bu sebeple bir işaret falan diyeceğim ama sonrasında parmak kaldırırken kafa kaşımaya dönmek gibi işaretler filmine bağlayıp mel gibson'la dalga geçmek istemiyorum. evet konuyu yeterince dağıttığıma göre şarkı dinleyebiliriz. 



15 Şubat 2014 Cumartesi

git coldplay dinle bari.

işin açıkçası ben fazla heyecanlanıyorum. yani seviniyorum da elbette ama daha çok heyecanlanıyorum. hep sanki bir şeyler olacakmış gibi geliyor, pişmanlık böyle bir his herhalde. bir de tersi var; sanki akşam bir yere gideceğim de ona kadar kalan zamanı nasıl geçireceğimi bulamayıp koltuğun ucuna oturuyorum sadece. birbirine benzer şeyler bunlar, ama ifade gücümün fazla yüksek olmadığının farkındayım. yine de en doğru sözcük bu galiba; heyecanlanıyorum hep, ne bileyim bir şekilde kalıyor yıllarca görmediğiniz bir insan yanınızda.

black box recorder, sharon van etten'in blogda yer alma rekorunu kırmış olabilir bu post ile beraber. bak bu da şaşırtıcı, yani sharon van etten'e olan takıntımı düşünürsek. ama daha fazla şaşırtıcı olan benim hala ufak ihtimallerden heyecanlanıyor olmam. ne diyor barış bıçakçı, sinek ısırıklarının müellifi'nde; "işte bu da toplu konutlarda yaşayan birinin payına düşen felsefe. üç gram. ilaç niyetine." evet, kitabı olan bir yazardan alıntı yapınca çok mühim bir şey yapmışım gibi görünüyor. 

çok farklı bir şey söylemiyor ama o en alttaki drowning butterflies belki iyi hissettirir, ben deniyorum arada. sonra git coldplay dinle bari diye kendime cevap veriyorum. sus lan agresif diye susuyorum. sonra yok "su da ne lan" falan diye david foster wallace'lı commencement speech'ler. beni paklasa paklasa louis ck paklar. o ayrı bir sıkıcı çünkü. how not to live your life'taki dan'e de bir ulaşabilirim, neyse bari özlerken alternatifler de varmış. gel de bari dizi izleyelim, halay yorucu olur.   



11 Şubat 2014 Salı

her*

burada 6 cümle vardı. sonra hepsi fazla saçma geldi ve tek isim kaldı.
hayır, theodore değil; o.

o değil de filmin afişiyle beraber theodore kızılay'ın her tarafındaki türkü bar posterlerindeki adamları çağrıştırıyor tam, hoş değil. filmin afişi bi an için iyi görünüyor da bu çağrışım sebebiyle çarpılmış algımı ancak düzeltebildim. hani tehey-hey-hey diye başlasa film şaşmayacaktım ben. tehey-hey, bi ters bi düz halay çekeceğiz hadi. neyse.   

10 Şubat 2014 Pazartesi

she's crazy and she doesn't care - cloud control

n'aber?
true detective'de cohle, hart'ın "hava bugünlerde bir garip, değil mi?" sorusuna "bence havaya dair en çılgınca şey, insanların 'bugün hava soğuk' gibi gayet net gerçekler üzerine uzun sohbetler yapma arzusu" diye cevap verdiğinde diziyi izlerken hem gülüp hem de ayağa kalkıp alkışlamaya başladığım iddiaları doğru değil. ama sırf soyadının telaffuzunu sevdiğim için saat başı "mcconaughey!" diye bağırdığımdan ben de şüphelenmiyor değilim.

havadan konuşmak gibi olmasın da yaz akşamları gerçekten çok garip değil mi? evet, cohle duysa beni sallamazdı. ve evet, henüz yaz olmaması benim yaz gecelerine özgü o tuhaf şeyi hissediyor olmama engel de değil. neyse hadi sinemaya gidelim?

endre tot'ın size selamı varmış, cloud control şarkısıyla yeteri kadar söylüyormuş.


29 Ocak 2014 Çarşamba

kill that clown - sóley

palyaço üzerine söylenebilecek yeni şeyler varmış; tony soprano duysun. ama söylenecek yeni şey aslında başka bir şey için eski olandan uyarlamaymış; yani tony hala en direkt olanmış, komik olan sonradan kendini de palyaço diye nitelemeye başlamıştı. 

küçükken misafirlikte gördüğüm biblomsu küçük şelale içinde suyun devridaim ettiğini duyduğum anda yaşadığım şaşkınlık seviyesine bir daha ulaşamayacağımdan hala korkuyorum. devridaim diye bir kelime olması ve benim bunu okumayı henüz öğrenirken farketmem ayrıca heyecan vericiydi. kabul ediyorum, uzun süredir sebebini anlayamasam da devridaim diye bir sözcük olması hala heyecan verici, yalnızca ilk anda var olduğu anlaşılan kabulün verdiği şaşkınlık artık yok. ciddi bir adam'ı sadece coen'ler o kadar sade anlatmıyor yani. suyun devridaim etmesiyse hala en şaşırtıcı gerçeklerden biri olabilir. david foster wallace'ın konuşmasını normalde ayda bir tekrar dinlerken bu sefer haftada iki kez dinlemiş olmam suya takma sebebim mi bilmiyorum, ama daha iyi anlamlandırabiliyorum. gerçekten de su ne lan?

kill that clown'a caption olacaktı aslında ama yazarken şarkı hala çalıyordu.

 

26 Ocak 2014 Pazar

kurt vile'ın selamı varmış. diyorum ki bir hafta boyunca her gün farklı bir kurt vile şarkısı dinleyerek cloud control'un mother ganga dileğini gerçekleştirmeye yaklaşabilir miyiz? tabi ki hayır. ama şimdi suda üstüne gidemeyeceğimiz bir şey olmayınca ister istemez akla david foster wallace'ın this is water konuşması geliyor. gerçekten su ne lan? gidin wallace anlatsın, ben uzun zamandır sürekli tekrar yapıyorum.  

mother ganga take me higheeerr


20 Ocak 2014 Pazartesi

lykke li - sadness is a blessing

sınavdan çıkıp sipariş ettikleri yeni çizgi romanlar gelmiş mi diye arkadaş kitabevine gitmekteydim ki o da ne? paul giamatti burada! tabi üşengeçlik sonucu iki-üç ayda bir tıraş olan birisi olarak -olmalardan bir kule yapıp jenga oynaraktan- camda yansımamı gördüğümü farkettiğimde neyse ki henüz kendimi etraftaki herkese rezil edebilecek kadar heyecanlanmamış, sadece donmuş kalmıştım. ama böylece 40 yaş civarı halimi de keşfetmiş oldum. daha bir mi sevdim giamatti'yi?

19 Ocak 2014 Pazar

john newman - out of my head

ne yani chet baker da mı dinlemeyelim? zaten fables'dan bahsediyoruz, fabletown'da ne dinliyorlar zannediyorsun? gerçi hiç dinlemediler ama dinlemeliler. hadi ben mundy'yim de boy blue'nun hatrına dinleyiversinler bari. ne garip fiiller var ha. neyse willingham'a burdan sesleniyorum; beni amatör kümeye transfer etsin, avrasya fabletown'ını ben kuracağım tamam. evet avrasya deyince bir anda ben de soğudum olaydan çaktırmayın. neyse willingham boşuna çıkmış benim sesim rahatsız ettik seni de. 

"bu mont kimin, al bunu burdan al" düşün yani kiminden sonra soru işaretine yer kalmıyor. fables üzerinden kurduğum bağa dayanarak other lives'ın tamer animals'ını ortaya armağan ediyorum. bir de canım bi ayrım yapmak istedi bir an, london grammar sevmeyen gitsin lan demek istiyorum. sonra gelin konuşuruz. we argue we don't fight yani. 

ben de angara ağzı diye grup kuracağım/ bir an gülümsedin kabul et. sonra iğrenç olması gerektiği yönündeki baskı devraldı ve şu an sayfayı kapattın, evet. hah kapatmadıysan dinle bak; brooklyn nine-nine cidden iyi, bu ara güldürüyor bayağı. chang "evvrryywheeeeree" diyerek kollarını yukarı açar, britta ellerini masadan sakince çekip ellerine bakmaya başlar ve sahne kapanır. evet, community'yi izlemiyorsan git zaten. 

"paramparça edeceğiz sizi paramparça": bu ara yemek hazırlamaya üşenip ekmek kutusundan ekmek aldığımda bunu söylüyorum kendi kendime. hee sıkıldım. sen sanki çok eğleniyorsun, ulan hadi ben yazıyorum, sen de okuyorsun. neyse yarın maç var, 90 dakika daha boş eğlence bana.


 

14 Ocak 2014 Salı

gary clark jr - the life

gary clark jr., bir süredir bağımsız müziğin merkezine dönüşmüş olan austin/texas'tan çıkma bir soul/blues müzisyeni. fakat son albümü blak & blu'daki kendisini tanıdığım tarzdan biraz farklı olan 06 nolu şarkısı the life bence albümün en iyisi. söylediğine göre evde bir davul synthesizer programıyla uğraşırken deneysel biçimde ortaya çıkmış şarkı. bir de artık bilinçaltı kaynaklı mıdır nedir bilmem, drug/drum dil sürçmesi oldu bunu söylerken. mia farrow'la oğlu uğraşsın artık onunla da milletin ahlak bekçisi olarak, ben müzik dinlemeye devam ederim.

gün boyu mırım hırım kırım ağıza yapışacak cinsten. 


8 Ocak 2014 Çarşamba

the ghost of tom joad*

patron'un yeni albümünde kendisinin onlarca klasik şarkısından biri olan the ghost of tom joad da yer alıyor. tıpkı 2009'da tom morello'yla beraber söyledikleri gibi high hopes'ta da beraber söylüyorlar.

steinbeck hayranlığımın sebebi olan gazap üzümleri'ni zamanında okurken hiç düşünmemiştim; sadece tom joad'ı böylesine güzel bir anlatı içerisine tekrar oturtabildiği için bile springsteen'e patron diye hitap edebileceğimi. 

"ve otoyol canlı bu akşam / ama kimse kandıramıyor kimseyi nereye gidiyor / ben oturuyorum burada kamp ateşiyle / arayarak tom joad'ın hayaletini"


4 Ocak 2014 Cumartesi

get well soon - london grammar

mcdonald's'ta yemek yemek matematiksel olarak imkansız diyor chelsea martin o güzel şiirinde, ama ben çevirmeye üşeniyorum. 

imajlardan daha kaç saat bahsetmeliyim ki gerçekleşsinler; hayır, benim secret'ın okunuşuyla çağrışımlar yaparak dalga geçen bakış açımda çok da mümkün değil. yine de tüm her şeyi açıklayan ve çevirisini kimsenin yapamadığı bir almanca sözcük olduğundan şüpheliyim. belki fransızlarla tüm kavgası buydu almanların: kömür yalan enerji yok. hayır, fransızca bilmem-kaça kadar saymak camus'yu "ay ne güzel yazmış"ın ötesinde anlamayı sağlamıyor. ama ben bu sayede bir şeyi daha iyi farkettim son günlerde, siyaset bilimi okuyan birisi olarak tek, ama gerçekten tek politik arzum ve motivasyonum ankara'daki fransız ve alman büyükelçilikleri arasındaki paris caddesinin ismini alsace-lorraine caddesi olarak değiştirmek olabilir. gerisini krafwerk'in parodisi alman nihilist gruplara sorun.

nasıl ama, gazetede köşem olsa yerli medya daha keyifli olur değil mi? kim bilir belki mürekkepten kısıyorlardır. ha belki de kızıyorlardır ama ortalık kızan dolu, zaten sözlükte halk ağzında diyerek açıklıyorlar, problem orada da olabilir. erkek egemen, kızan her yerde. yeni karşı-slogan bu olsun. 

inan şarkıların alakası yok, ama bu cümleleri kendi kendime sürekli kurmaktan alıkoymaları yeterliydi.