24 Şubat 2014 Pazartesi

ask - sharon van etten

sanki bir umutla bu şarkıyı bekledim gibi geliyor bana. öyle olsa sanki anlatabilirdim çünkü düşündüklerimi.

   

21 Şubat 2014 Cuma

so many foreign homes - foreign fields

kendi kendime konuşurken en çok kullandığım kelime bilmiyorum olabilir. bazen kabul edilemeyecek derecede rahatlatıcı bir gücü var çünkü. ve bu düşünüldüğü an arkasından gelecek olan huzursuzlanma: işte o an başlıyor belki camus ve pirsig'in tamamen farklı felsefi perspektiflerden farklı analojilerle anlattıkları gibi. ama komik olan, bu tarz bir kaybolmuşluğun her zaman kişiliğin oturmaya başladığı bir yaş evresine atfedilerek bir nevi aşağılanma için kullanılması. zaman zaman uygunsuz diye de çevirilen saçma fazla soyut kalıyor tamam, zaten nedensizliği de kendiliğinden geldiği için problemli gözükebilir. e ama pirsig gayet iyi kullanıyor somutlaştırmasını; tamir edilmedikçe tetikleyici olma potansiyeli artan o akıtan evye işte. tamam fakat pirsig bir neden vermiş oluyor yine deme, cümlelerin bir şey anlatmak istiyor olduğu sadece bir insan inanışı. on beş kelimeden sonra kasmaya başlayan cümlelerle hem neyi anlatacaksın ki? do the right thing neden muazzam bir film ve o filme rağmen spike lee neden gevezeliği ötesinde anılamayacak biliyor musun? evet, cevap verebiliyorum; ama hayır, aklıma yatmıyor.

o kadar garip ki şarkıya değinmemek için elimden geleni yaptım. o kadar güzel çünkü.

19 Şubat 2014 Çarşamba

sick muse - metric

emily haines'in everybody deyişi gary oldman'ın everyone deyişini döver, öncelikle bunu söyleyeyim. çünkü alvarez'in türünün ender örneklerinden olan rezalet türkçe çeviriye sahip kitabında belirttiğinin aksine bir etki yapıyor o vokaliyle sevgili emily. tabi şarkı sözü yazarlığının everybody deyişinden kat be kat güzel olması ayrı bir olay.

hayır, grup elemanları baştan savmadan hallice olan aşağıdaki videodan sonra sempatiklikten ölmemişler.


16 Şubat 2014 Pazar

sabahları ankara'ya değil de victoria dönemi ingiltere'sine uyansam dışarı çıkarken peruk takmama gerek kalmaz, o derece. zaman zaman 16. yüzyılı da zorlamıyor değilim hani. 

şimdi aslında bir şey söyleyip söylememe konusunda çok tırsağım, bu sebeple bir işaret falan diyeceğim ama sonrasında parmak kaldırırken kafa kaşımaya dönmek gibi işaretler filmine bağlayıp mel gibson'la dalga geçmek istemiyorum. evet konuyu yeterince dağıttığıma göre şarkı dinleyebiliriz. 



15 Şubat 2014 Cumartesi

git coldplay dinle bari.

işin açıkçası ben fazla heyecanlanıyorum. yani seviniyorum da elbette ama daha çok heyecanlanıyorum. hep sanki bir şeyler olacakmış gibi geliyor, pişmanlık böyle bir his herhalde. bir de tersi var; sanki akşam bir yere gideceğim de ona kadar kalan zamanı nasıl geçireceğimi bulamayıp koltuğun ucuna oturuyorum sadece. birbirine benzer şeyler bunlar, ama ifade gücümün fazla yüksek olmadığının farkındayım. yine de en doğru sözcük bu galiba; heyecanlanıyorum hep, ne bileyim bir şekilde kalıyor yıllarca görmediğiniz bir insan yanınızda.

black box recorder, sharon van etten'in blogda yer alma rekorunu kırmış olabilir bu post ile beraber. bak bu da şaşırtıcı, yani sharon van etten'e olan takıntımı düşünürsek. ama daha fazla şaşırtıcı olan benim hala ufak ihtimallerden heyecanlanıyor olmam. ne diyor barış bıçakçı, sinek ısırıklarının müellifi'nde; "işte bu da toplu konutlarda yaşayan birinin payına düşen felsefe. üç gram. ilaç niyetine." evet, kitabı olan bir yazardan alıntı yapınca çok mühim bir şey yapmışım gibi görünüyor. 

çok farklı bir şey söylemiyor ama o en alttaki drowning butterflies belki iyi hissettirir, ben deniyorum arada. sonra git coldplay dinle bari diye kendime cevap veriyorum. sus lan agresif diye susuyorum. sonra yok "su da ne lan" falan diye david foster wallace'lı commencement speech'ler. beni paklasa paklasa louis ck paklar. o ayrı bir sıkıcı çünkü. how not to live your life'taki dan'e de bir ulaşabilirim, neyse bari özlerken alternatifler de varmış. gel de bari dizi izleyelim, halay yorucu olur.   



11 Şubat 2014 Salı

her*

burada 6 cümle vardı. sonra hepsi fazla saçma geldi ve tek isim kaldı.
hayır, theodore değil; o.

o değil de filmin afişiyle beraber theodore kızılay'ın her tarafındaki türkü bar posterlerindeki adamları çağrıştırıyor tam, hoş değil. filmin afişi bi an için iyi görünüyor da bu çağrışım sebebiyle çarpılmış algımı ancak düzeltebildim. hani tehey-hey-hey diye başlasa film şaşmayacaktım ben. tehey-hey, bi ters bi düz halay çekeceğiz hadi. neyse.   

10 Şubat 2014 Pazartesi

she's crazy and she doesn't care - cloud control

n'aber?
true detective'de cohle, hart'ın "hava bugünlerde bir garip, değil mi?" sorusuna "bence havaya dair en çılgınca şey, insanların 'bugün hava soğuk' gibi gayet net gerçekler üzerine uzun sohbetler yapma arzusu" diye cevap verdiğinde diziyi izlerken hem gülüp hem de ayağa kalkıp alkışlamaya başladığım iddiaları doğru değil. ama sırf soyadının telaffuzunu sevdiğim için saat başı "mcconaughey!" diye bağırdığımdan ben de şüphelenmiyor değilim.

havadan konuşmak gibi olmasın da yaz akşamları gerçekten çok garip değil mi? evet, cohle duysa beni sallamazdı. ve evet, henüz yaz olmaması benim yaz gecelerine özgü o tuhaf şeyi hissediyor olmama engel de değil. neyse hadi sinemaya gidelim?

endre tot'ın size selamı varmış, cloud control şarkısıyla yeteri kadar söylüyormuş.