16 Nisan 2014 Çarşamba

kayıkla ya da bad ritual*

şaşırtıcı biçimde içine işlenmiş zamanları var melodilerin. daha tuhaf olansa yaratıcısının işçiliğiyle örtüşmesine lüzum olmayan bir sonradan-yeniden işleme bu. bazen bir melodiye mevsimsel herhangi bir takıntıya denk düşecek derecede takılıyor ki, o takıntı bir şekilde kişi üzerinde hükmünü kaybettikten sonra dahi melodi bir başka zaman tekrarlandığında kaşıma dürtüsüne benzer bir buluşması oluyor insanın o hislerle. yani, o zaman, demek gibi farklı sözcükleri buradan gelecek çıkarım için kullanmam nasıl söyleyeceğimin etkisini değiştirmeyecekse işte o evrensellik taşıdığı kadar bireyin öz üretimi olan hislerin de yuvaya dönüşü genel çerçevede bir şey değiştirmiyor insanın içerisinde; ama tüm yaşantımızın ne kadar havada asılı olduğunu gösterdiğinden çok kişiye yaşadığını nefes almanın ötesinde hissettiriyor. sylvia plath'in kızı yıllar sonra plath'in bıraktığı orijinal haliyle basılan ariel'in önsözünde benim son derece hasar verdiren tercümemde diyor ya; ölümü hakkında değildi hiçbir şey, her şey yaşamı üzerineydi aksine. yani bir geri adım atmanın mütemadi bir imkan olmadığı zamanlarda farketmiyor olabiliriz ama nasıl bazen hiç sevilmeyen herhangi bir canlıya bir an için yakınsama hissedebiliyorsak öyle bir yüzleşme olmalı insanın içerisinde yükseklik korkusuyla. gerçekliğe uygun düşüp düşmediği ve ampirik bir çalışmayla kanıt sunulup sunulamayacağı bir yana, bu yüzden yükseklik korkusunun aslında düşmek değil atlamak korkusu olduğu teşbih açısından iyi işliyor tam bu noktada. tüm bunların ötesinde koptuğum ve çıkış noktam olan o mevsimi olan melodilere dönersem, belki de mevsimlerin yaşanış yoğunluğundandır bunlar, çünkü elma veya ananas mevsimi ne kadar anlamsız geliyorsa zaman itibariyle kulağa bir çilek bir de mandalinanın tekrar belirişleriyle yılın belli dönemlerini damgaladıklarını inkar edemem, oysa birisine şeftali diğerineyse portakalı her zaman tercih ederim. sıvı yağa bir kez değdikten sonra sadece suya tutarak el durulanamıyor ya kolayca yemek yaparken; işte öyle bir baskınlığından söz edebilirim kendim için karanlığın ama somurtkan bir suratla da memnuniyet ifade edilebildiğini biliyorum, yoksa iyimserlik çıkmaz bu cümlelerden. house md'nin en unutulmaz sahnelerinden biri boşuna değil, arcade fire'ın my body is a cage'i eşliğinde balkondan kendisini aşağıya bırakan house'un bir an "n'oluyor?" dedirtse de atladığı havuzda çevredeki kitleyi "parti" diye bağırtması, oysa parti dediğinin en güzeli gözün kapsama alanı hesap dışı olan bir su birikintisi üzerinde kıyıya bağlanmış kayığın ağır ağır süzülürcesine sallanmasıdır sanki açılırmış gibi.


15 Nisan 2014 Salı

sweep - leverage models (&sharon van etten)

hazır başlamışken sharon van etten düetleriyle devam edeyim dedim ben, yoksa blogu kendisine tamamen devretmek gibi bir durum söz konusu değil. aydınlatmış olayım böyle loş loş. yalnız aşağıdaki videoda kendisinin de yer aldığı konusunda ciddilerse teknik ekip ya yoktu ya da yok hükmündeydi muhtemelen. 

her bir şeye içim sıkıldığında aklıma seth rogen ve ayrı eve çıkıp sinir bozucu komşu olmuş ses tonunun oynadığı komedi türünde olduğu iddia edilen bir film düşünüyorum, her şey geçiyor. mütemadiyen fazla heyecanlı bir ciddiyete sahip insanlardan haz etmediğim bir gerçek, mesela o zaman da hukuk okumak için çırpınan öğrencileri aklıma getiriyorum, günlük yaşamda her çeşit panzehir var yani, mesele baharatları düzgün kullanmakta. bunlar haricinde söyleyeceğim şeyler mutlaka vardır fakat daha fazla alay doz aşımı yapmak istemiyorum, henüz lehim kullanmayı öğrenmemi gerektirecek bir şey olmadı çünkü. joy division'ın an itibariyle fon müziği olarak mevcut anlamsızlığı değerli hale getirmesine ayrıca değinmek isterdim fakat konu ister istemez ian curtis'den geçecektir, bu sebeple sharon van etten'e sevgilerimi iletip fade out ile çıkış yapalı..

13 Nisan 2014 Pazar

11 Nisan 2014 Cuma

these streets will never look the same - chromatics

yaşam bir kabullenme biçimidir diye yazmışım birkaç yıl önce, ne kadar beylik geliyor olsa da kulağa, kovboylara özel sevgisi olan biri olduğumu unutmamak lazım. ya da; ilgimi başka şekilde çeken beşir fuad'ın "hakikat şahsa, hata zamana aittir." sözünü kendi kendime tekrarladığım zamanlar olduğunu. ama nihayetinde, yanlış yerde doğduğunu düşünen azımsanamayacak sayıdaki insanın beraber yaşadığı ve de bunu kabullendiği diyarlardayız; politik ve sosyolojik analizi bir kenara bırakabilirsek; böyle bir komiklikte düz bir çizgiyle hat çekmek pek mümkün veya mantıklı olmasa gerek. yani, ya bunu kabulleniyor olarak en baştan varlığı reddeden bir toplulukla yaşıyoruz, ya da ambalajlar artık gösterenden çok tanımlayan olmaya başladı. bak mesela bana, kendi sarfettiğim bir cümlenin arkasına o kadar dayanak koymaya çalışıyorum ki kapı yanlış tarafa açılmasın, daha içerisinden örnek mi olur bu izleğin? şunu kabul etmeli her şeyden önce; bir hikaye bağımlısıyım ben, formu pek önemsemeyen. her bağımlı gibi bir kenara koyamadığım, koyduğumda yokluk belirtileri gösterdiğim o anlatılarla beslenip onlarla benliğimi vücudumdan bir başka gerçekliğe bırakıyor gibiyim; oysa en formülsüz eşitsizlik değil miydi vücut ile ruhun birbirlerine oranla konumu? cümlelerin-belki-hali, taşıyamaz gibi durduğu bilmişlik uzaklaştırıcılığı sebebiyle daha kendinin farkında duruyordu sanırım, ama cümlelerin-kesinlik-halini, zaten içerisinden doğduğu bir söz grubunun varlığını kabul etmeye dayanıyor olduğuna bağlayacak kadar şahsi haklılık peşine düşersem, kendisini diyalog olduğuna inandırmış bu sayıklamanın her söylemine ayrıca özen göstermek durumunda kalabilirim -ki bu da sayıklamanın tabiatına aykırı olurdu, oysa bilinçli bir sayıklamanın riyakârlık olduğunu kabul ederek tüm sorunlar çözülürdü, çünkü yaşam bir bu biçimiydi. görüyorsun ya, daha fazla söylememe gerek yok bir cevap vereni karşılayacak lükse sahip olmadığımı anlatabilmek için, çünkü kendi kendine de sizi temin ederim diyebiliyorken sırf springsteen ve diğer birkaç uzakyakın'ı haklı çıkarmaktan başka ne için başka bir eşitsizliğin yoksunluk belirtilerinden bahsedilebilir ki?

bu dağınık-çünkü-umursuz kabullenme gittikçe rahatsızlık veren ama yakında oradan ayrılınacağı, ne bileyim belki taşınılacağı için görmezden gelinip bir türlü alınmayan toz gibi öylece, yalnızca asılı kalır. çünkü kendini rahatlatmak aslında devam eden güne katlanabilmeye çalışmanın bir diğer yoludur ve bilirsin bir şekilde, bunların takılı kalmadığı her yer aslında aylara devam edebilme üzerine kurmuştur günlerini; sonuçta aynı olmaz ki gün sayan insanların duvarlara her birini temsilen yansıttıkları çizikler, ya da tamamiyle farklı çizimler. yani, her tünel bittiğinde aynı noktaya varıyoruz bir şekilde, inşa sırasındaki dinamitten bu yüzden korkmamak gerekiyor belki, zira tünellerin nereden nereye bağlandıklarını bilmeden döne döne dolanmak yerine nereden nereye bağlanabileceği üzerine rastgele patlamalar, nasıl olsa alınıyor diye kesilen gazete kuponlarından daha doğaldır. her durumda, huzursuzluğu kabullenmeli, çünkü bir biçimidir bu yaşamanın, ya da tek.



5 Nisan 2014 Cumartesi

timber timbre - too old to die young

"varsayalım ismail! n'olacak? neye faydası var?"

varsayalım yok ismail, ama mademki var düşünüyordur da.

3 Nisan 2014 Perşembe

taking chances - SVE

sharon van etten'in 26 mayıs'ta çıkacak albümü are we there'den ilk single olan taking chances'ın videosu geldi bugün. bir magic chords büyücülüğünde değil video ama yine de sharon van etten'e odaklanmış kameraya bir itirazım olamaz tabii.