26 Mayıs 2014 Pazartesi

every time the sun comes up // i retired

geleneksel törenselleştiriciliğe uymadan kendi halimde yaşıyor olsam da günün anlam ve önemsizliğini, son yıllarda belki de en çok taktığım insanlardan sevgili sharon van etten'in are we there'i tam gününde bana hediye olmuş oldu. aşağıda yeni albümden geçen hafta yayımlanan ikinci video ve sharon van etten'in el yazısıyla şarkı sözleri bulunmakta.

bunlara ek olarak, günümü yalnızca are we there'in çıkışıyla bir posta çevirmeyeyim dedim ve birkaç gündür marşım haline getirdiğim i retired'ı da kenardan kıyıdan sıkıştırdım aşağıya.



gariptir ki, her yıl bir önceki sene yaptığım tek tük şeyler aklıma geldiğinde kendime gülüyorum. tam, sadece sharon desem rahatsız olduğum ve sadece etten diye de resmileşemediğim için şerın demek istediğim sevgi pıtırcığı insanın şarkıda söylediği durum işte: "bulaşıklarını yıkadım ama banyona da sıçtım"

kütüphane sendromlu zamanlar dilerim. güzeldir.


18 Mayıs 2014 Pazar

le vent nous portera*

"yani rüzgar her şeyi alıp götürmeyecek" dedi brautigan. çünkü anlatacaksan eğer, bunu söylemek gerekiyordu. çünkü üzerine daha çok şey söylemek gerekti, çünkü rüzgar gerçekten de her şeyi alıp götürmeyecekti. yani haklıydı, zaten söz konusu brautigan ise aksi düşünülemezdi.

"rüzgar bizi taşıyacak" diyordu gülen heyecanıyla noir desire ve cümleyi kendisine yakışan şekliyle söyledi sophie hunger. başka birinin cümlelerini, onların yapmadığı biçimde vurguluyordu ve haklıydı, çünkü her şeyi alıp götürmeyen rüzgar bizi taşıyabilirdi pekala. bu bizin tam olarak kim ve ne olduğuna bağlıydı belki biraz da.

belki de değildi, şimdi pek önemli olmasa gerek. bazen o anlık heyecana yenilmeyip de gidip o hamburgeri almalı, yaz da gelirken brautigan burada olsa karpuz keser şekeriyle evreni yıkardık.


11 Mayıs 2014 Pazar

kimin selamı yokmuş?

bir şeyler söyleme çabası yorucu olduğu kadar problemli de. bıçakçı, güzellik karşısında hüzünlenebilen insanın kalmadığından bahsederken, adeta kendimmiş gibi kullandığım o kitabın kenarına not düşmüşüm, hayır hala var diye. şimdi farkediyorum ki o not yeni bir açı yakalayabilmek adına karşı çıkışlarımdan biriymiş yalnızca, çünkü güzellik dediğimiz şeyin göreceli bir kavram oluşu kadar hüzünlenmekten anladığımız şey de önemli bu noktada. mesela birkaç gündür izlediğim bir dizi, yaşadığım ufak tefek önemsiz rutinin içerisindeki bazı anlar veya bir anda aklımın kenarından uçup giden bir fikir, imaj veya söylem bir anda hiç bilmediğim bir yerde yatarken tekin olmayan bir ses duymuşum kadar korkutup sonra sanki çok önemli bir şeyi unutmuşumcasına bir hisse bırakıyor beni. ve takip eden ruh haliyse mütemadi bir kafa-karışıklığı-iç-sıkıntısı-örtüşmeli bir surat asıklığı oluyor. mantığın yanından geçmeye çalışırken, tüm bu süreç, sarfedebileceğim herhangi bir efor olmaması sebebiyle biraz rahatlatıyor belki zaman zaman, ama orada, adeta elimi uzattığımda o koca yaprakların altından çileği kopartabileceğim mesafede beni son derece cezbeden bir nesne, bir kimse, bir his, bir merak veya bir-bir duruyor ve ben sanki onun yörüngesine girmişim gibi yalnızca etrafında dolanıyorum. üzerine yapılan çıkarımlar, durumun alışılmışlığı ve şaşırtmazlığıyla takıntılarını takınmış insanın yoğunlaşma beceresi ve mevcut tutarsızlıkların etrafta özgürce salınıyor olması üst üste eklenince iki tutamacı birbirine bağlanmış poşeti açmaya çalışmak belki yerinde, kesinlikle yetersiz ve çiğ bir benzetme oluyor. hikayeler bunun için var, çünkü her sığınak birbirine benzer, her sığınak kendi sakini için ayrıdır. ama bazen patlamalar gereklidir, savaş psikolojisini hala üzerinden atamamış insanoğulları bunu anlayacaktır. veya demlikler ve sıfat almamışlardan farkını merak eden düdüklü tencereler. kapı kollarının o dillerle ilişkilerini çözebildildiği bir dünya fazla merak yoksunu olurdu çünkü. ve bir kedi kuş seslerine reaksiyon göstermeyi hiç bırakmamalıydı.