27 Ağustos 2014 Çarşamba

marilyn monroe - fragmanlar

marilyn monroe, uzun süre etrafında dönen ilgi ve sevgiyi anlayamadığım isimlerden biriydi. evet, hollywood'un altın çağ'ından bahsederken mutlaka anılması gereken birisiydi ama yine de çok anlayamazdım çevresindeki bu kutlamacı çemberi. ta ki 3 yıl önce gezici festival'de çok sevdiğim john huston'ın the misfits'ini izleyene kadar. o büyük beyaz perdede marilyn monroe'yu gördüğüm an sinemayı bir kez daha, daha fazla sevdiğim andı. o perdeye yakışan çok oyuncu oldu mutaka, ama içlerinde çok azı marilyn monroe kadar o perdeyle bütünleşebilecek bir havaya sahipmiş, o gün ben bunu anlamıştım. 



aşağıdaki iki şiiri, kendisinin fragments ismiyle yayımlanmış kişisel notları ve şiirlerinden seçip çevirdim. motivasyonları tartışmalı olsa da dünyanın şaşırtıcı biçimde doğru yargıyla üzerinde birleştiği ender kişi veya durumlardan biri monroe'nun inanılmaz büyüleyiciliği sanıyorum ki; işte o büyüleyicilik yalnızca çok güzel bir kadın olmasından kaynaklanmıyordu, ve bence bunun en güzel göstergesi de aşağıda iki örneği olan o notlarıdır.

yaşam-
senin çift yönlü doğrultundayım
bazen kalıp aşağı doğru asılarak
en fazla
ama güçlü de bir rüzgardaki örümcek ağı kadar 
-var oluyorum daha çok parıldayan buz parçasıyla.
Ama alacalaşmış ışınlarımın renkleri 
gördüklerim gibi o resimlerde -ah yaşam seni 
aldattılar.* 
----
yalnızca uzuvlarımız dokunacak 
başkalarının uzuvlarına
birinin kendi gerçeği yalnızca
o işte - birinin kendi gerçeği.
yalnızca uzvu paylaşabiliriz, diğerinin bilinir 
kabul edilebilirliği içerisinde kalan.
yani birisi çoğunlukla yektir. 
sanki doğada olması gerektiği gibi -en umutla,
belki anlayışımızı arar hale çıkarır
bir başkasının yalnızlığını.*



bugüne kadar, kendisinin intiharından kısa bir süre önce santa monica plajında george barris'in çektiği fotoğrafları benim için gördüğüm en güzel marilyn monroe fotoğraflarıydı. ama kitabı sayesinde farkına vardığım yukarıdaki üç fotoğrafın kolajı bu fikrimi değiştirdi. bunu da küçük not olarak ekleyeyim. 

*fragments, marilyn monroe, farrar, straus and giroux, e-book edition, s.17-18 
 çeviriler tarafımca yapılmış kaba taslak versiyonlar, üzerinde daha fazla uğraşmam gerekecek muhtemelen daha sonra. çünkü, mesela, ikinci şiirinde ufak ama güzel bir kelime oyunu vardı çok hoşuma giden, onu çeviride yansıtamadım, bir ara düzeltebilirim diye ummaktayım.  

26 Ağustos 2014 Salı

the upsetter - metronomy*

ilk anda değil, pek çok anda anlamlı oluyor; diye düşündü. yukarı baktığında gördüğü bir şey yoktu ama bu bakmasına engel değildi. biraz da çevresine bakındı, tanıdık birileri çıkar mı diye aklından geçirdikçe. tanıdık birinden kastı, selam verdiği takdirde garip kaçmayacak durumlardı. gülümsemenin pek yaygın olduğu bir yer değildi burası ve sürekli olduğun bir yerde rastgele gülümseyemezdin; bu yüzden tanıdıklar gerekiyordu. tanıdıklar sırtlarına tüm her şeyi yüklenirlerdi; öylesine gülmeni problemsiz atlatırdın, insanlara dair çok da gelişmemiş yargılarında onları temel alırdın ve dahası anlatacak hikayelerin olurdu. o yüzden tanıdık deyip geçmemek lazım diye düşündü; her diyalogun kendine özgü bir nezaketen tamam'ı olsa da. zamanın boş geçmesi konusunu fazla dert etmedi, alışkındı. fakat bir süre sonra zamanı boş değil merkezli geçirmeye başladı, işte bu uzun süredir aşina olmadığı bir durumdu. artık zaman boş veya dolu geçişine göre değil, geçip geçmeyişine göre ikiye ayrılıyordu; bunu kabullenebilmek her zaman için sağlam bir ilk adımdı. adımlara dair numara, birinin önde diğerinin arkada durma durumu gerçekleşmeden mevcut zamanda adımdan bahsetmenin pek mümkün olmamasıdır; fakat bu durumdaysa ayakların birbirlerine oranla konumundan ziyade ayakkabı uçlarının gösterdiği yön önemlidir. uzak olduğu o kadar sürede en azından bunu öğrenmiş olmasının kendisini rahatlatacağını düşünmesi genelde yaptığı hatalardan biriydi, yine düşmüş olduğu boşluktaysa bu durumun olağanlığını odaktaki bu karakterin ben-merkezciliğinin biraz da dışarıdan gözüktüğü kadarı olduğunu anlatabilmek adına bir kenara not etmek gerekir. sonrasındaysa ayakların gösterdiği ortak yönün varlığının etkileşimli bir değişikliğe yol açmasının gerekmediğini hatırlayıp günlerin arkasından bu kadar fazla cümle kurmanın sakız çiğnemeyi becerememekten geldiğini kabul etmeli. gerisi herkese kalmış, kimse meşgul.

bogart "hep paris'e sahip olacağız" demişti. biz ankara'da olunca onu biraz eğip bükmek gerekiyor, hem bir cümlede kaç kişi dahilmiş lafı mı olur aranan da arada olunca. nihayetinde motamotluğun çirkin monotonluk olduğu konusunda iddialıyım. 

23 Ağustos 2014 Cumartesi

yıllar yılan - gaye su akyol

bir insanla tek kelime etmeden beraberce oturmak istemek, oturabileceğini fark etmek... cümle tamamlanırsa sanki çok şey söylenmiş olacak, cümle tamamlanmadığı zamansa ortaya çıkan yetersizlik içinde bırakıyor her şeyi. belki insanın kendisinin bile farkında olmadığı o varlığının herhangi bir topluluk içerisinde bir diğerini mutlu edebiliyor olması bugüne kadar farkına vardığım ve ne olduğunu ifade etmeye becerimin yetmediği en mutlu edici ve beraberinde en can sıkıcı hislerden biriydi. boşluk diye sürekli atıfta bulunmaktan çekinmediğim şeyin aslında ne menem olduğunu, insanın birisini görmek, onun varlığını hissetmesinin getirdiği huzurun daha önce söylediğim gibi bir insanın herhangi bir özelliğinin hoşa gitmesinin çok ötesinde bir yoğunluğa ve hisse sahip olduğunu anlamak belki de yaşanabilecek en özel deneyimlerden birisi; fakat sonrasında gelen o boşluk ve haftaların ötesinde birleşemeyen günlerin oluşturduğu o geçicilik bugünden sonra belki her şeye farklı bakmama sebep olacak. şaşırtıcı olan tamamiyle sıradan gelişen olaylar zincirinin bir noktadan sonra böylesine laflar etmeye çalışmaya bir şekilde insanı itiyor olması; çünkü ne için oradaydım, şimdi nasıl buradayım düşüncesi birisinin varlığını takip etmeye çalışmanın ötesinde kendi varlığını oraya koymaya yetemiyor; zaten yalnızlık denilen şeyin basit edebiyatlar ötesinde yer almasının sebebi de bu; çünkü sıradan ve belki minicik bir şeye atfedilen önem onun daha sonraki konumunu belirlerken aslında daha sonranın olmaması o biricik anın yaşamın zirvesine dönüşmesine yol açıyor. yaşamın belki birçok belki tek tük olacaksa da zirveleri, yaşanılan anın yoğunluğu onu anlamaya çalışma çabasının neden olduğu zihin karışıklığını aşmıyor. çünkü biliyorsun ki aslında o biricik anın bir ötesi yok, adım atabileceği bir alan yok ve yalnızca birkaç adımı aynı çemberde döndürmeye çalışarak insanın başı dönüyor, bir diğerinin salt varlığını o derece arzulayınca da bu baş dönüşü mathilda'nın karnında hissettiği o sancının yalnızca simgesel bir tezahür olduğunu zorla kafaya sokuyor. artık yapılacak tek şey, hiçbir şey yapmamak; boşluğu doldurmak mümkün değil ama boşluğu kabullenmek her zaman bir kaçış yolu.

bir wicked game gerçekliği var dünyanın, popun klasikleri de buradan doğuyordur belki. 


21 Ağustos 2014 Perşembe

business as usual* // i won't see you* // take a dance with me*

insanın fâniliğine dair sıradan tanım cümleleri, ilk anda çağrıştırdığı dinsel figürlerle kurulu bir fikirle gelmiyor; her cümlenin duyuluşundaki farklılık belki burada o kadar bariz bir etkide bulunmuyor fakat insanın fâniliği yaşamından gelirken ölüm sonrası bir yaşama dair inancı lüzumlu kılmıyor. insan ve yaşamı geçici, çünkü insan ve tabii yaşamı da günlerin birleşimiyle dağılımından oluşuyor. dolayısıyla günlerin dengesizliği en fazla bir hafta bütününü çıkarırken daha uzunu mümkün olmuyor, bu da yaşamın kalıcı bir etmen olmasını engelliyor. yani anların insanlara gelişinden bahsederken aslında zihnimin en dip noktalarında farklı düşünceler de vardı, yalnızca nasıl dengede durduğu ortada olmayan arka arkaya birkaç gün ve sonrasındaki çöküşü gerektiriyormuş oradan çıkmaları. çünkü insanların yüzeysel ifadeyle çok sevimli ve çok çirkin oldukları gerçeği zıtlıkların estetikliği veya ödüllü haber fotoğrafları için yok; tüm günleri ve bu sayede yaşamın geçiciliğini kuran gerçeklik zaten bu. isimlendirilemeyen ilişkiler herkesi arkadaş yapıyor; arkadaşlar karton birer tanıdık oluyor ve bir bakmışsın ki herkes en sonunda sadece iş arkadaşı. çünkü her ne kadar kabul etmesi zor olsa da tüm arkadaşlıklar belli işlevsellikleri sebebiyle var oluyorlar, o işlevselliğin en çiğ formuysa iş arkadaşlığı: bir yere farklı sebeplerle hapsolmuş veya orada bir şekilde var olan insanların kibar ve zorunlu iletişimi. şunu kabul etmek gerek ki bunun yıkıcılığı her bünye için aynı olmuyor, fakat insanlardan nefret edebilmek için önce onları seviyor olmanın mantıksal gerekliliğini kabul ediyor olmak ve böylesine bir karşıtlığı olağan karşılıyor olabilmek bile öylesine bir insanın bir başkasına güç verebileceğini, o insanı hiç farkında bile olmadan ayakta tutabileceğini kabullenmek için yeterli olmuyor. oysa günleri birleştiren onlarca etken varsa bunların içinden ancak biri bu kadar bir arada tutabilen güce sahip oluyor, işte o insan da ağızdan çıkan dumanın yavaşça kayboluşu gibi yok olunca dayanak kalmıyor. yani şarabın üstüne bira içmek gibi günler bazen, birisi o kadar yoğun ki diğeri ne olursa olsun tadını kırıyor. ne haber aldığının, neyi beklediğinin veya neyi doğru yaptığının bir önemi yok, eğer ki zihnini bir şekilde kaptırıp da gördüğün ve hissettiğine süreklilik kazandıramıyorsan. her şey gitgide "iş dünyası!" diye tanımlanacak hale gelmişken insanları bir diğerinin hissi olmadığı faks kağıtlarının geçiciliği öldürüyor, kağıdın kesiği geçiciliğine oranla daha sancılı oluyor. her şey işte buysa; o kim, ben kimim?

st. thomas'ın take a dance with me'si benim için bu yazın şarkısı oldu sanki, o yüzden üst üste mümkün oldukça burada olması normaldir.


take a dance with me by capodelnulla on Grooveshark

16 Ağustos 2014 Cumartesi

monstrous - metronomy

ufak bir oyuncak org buradaki. basit bir dvd kutusu da olabilirdi, bir çerçevenin tam birleşim köşeleri veya duvardaki sıvanın dalgalandığı o ufak alan. twin peaks tuhaflığı, mesela. futbol takımlarının her galibiyetinde dünyayı yerinden oynatan gazete sayfalarına alıştıysanız tabii o tuhaf sözcüğü yerinde gibi gelmez; ama yerinde. bir vana, bir kapakçık, iki de ayarlı lamba anahtarı. ya da eski bir sovyet şarkısı veya '50'lerin amerikan standart müziği; arkasından julee cruise. ardından düşüş, hafif bir the smiths melodisine gerek yok.


9 Ağustos 2014 Cumartesi

take a dance with me - st. thomas

ağzı olduğu kadar kendini kurcalayıp duran kafayı da esir alan o melodilerden take a dance with me. bana iyi geldi, buralarda dursun dedim, insanlık hali sonuçta.

6 Ağustos 2014 Çarşamba

i love you but i must drive off this cliff now - got a girl

mary elizabeth winstead ile dan the automator, 2010'da scott pilgrim vs. the world'ün setinde tanışmışlar ve got a girl projesi o zaman çıkmış. dan the automator zaten bu tarz proje albümlerle tanınan birisi, ama winstead'in bu harika isimli albümle beraber aynen scott pilgrim'deki gibi takıntıyla-gözlenen-güzel-kadın imajına bürünüyor olması hiç sağlıklı değil benim açımdan.

did we live too fast'e klip çekmişler şimdilik sadece ama başlığın da ifade ettiği üzere şarkı özelinde tüm albümü övdüm ben.

1 Ağustos 2014 Cuma

naked'ın johnny'sine karşı berryman'ın john'u.

yine dönüp dolaşıp aynı yere gelmek rahatlatıcı bir şey; aslını iddia değil inkar etmek gerekiyor çünkü. bir nevi geri düşmeler atılımların bir parçasıdır, dalgalıca ilerler çizgiler hesabı. çeşit çeşit laf işte. az önce naked'ın johnny'sinin kişioğlunun "sıkılma" lüksü üzerine söylediklerine tekrar bir uğrayacakken fark ettim ki naked'ın johnny'sine karşı berryman'ın john'unu destekliyorum ben: yaşamı olduğu gibi kabul etmek, acı-kabullü orta çağ inançlarından yakın tarihli modern-bireysel-aydınlanmalar'a kadar çok çeşitli yelpazede kabul gören bir anlayış; ve önemli de bir mottomsu yaşam kabulü, zira fikrin kabul süreci, belli bir zaman sonra, önceden bulunulan mekan-saat-kişi üçleminden çıkan ruhsal ve fiziksel durum özleminin farkındalığını içeriyor. fakat mottoya dair atlanan temel bir nokta var: yaşam bir nostalji bütünüdür. bu, hatırlanacak şeyin fazlalığıyla değişmiyor, hatırlanacak şeyin varlığıyla belirleniyor. bu yüzden bulunulan zamanın "tadını çıkarma" baskısını geldiği yere ittirerek zamanı olduğu gibi değil, geldiği gibi kabul etmektir yapılacak olan, çünkü lahzanın ne olduğu ansal olarak değişmekte, ve gelişi de karşılanışına bağlı olduğu için kişi özelinde başlayıp devam eden bir süreç var. yani, naked'ın johnny'si haklı; sıkılma eylemi bahis konusu olmaması gerekecek kadar şımarık bir zamane lüksü ve keşfedilecek şeylere kanalize olmak sadece-nefes-almıyor olmak anlamına gelecek; fakat diğer yandan naked'ın johnny'si haksız ve berryman'ın john'u haklı; çünkü ardından kaçmak için kuyruğunu sallayarak üzerinden atmış gibi köpek kişioğlunu ve böyle bir kırıklık söz konusu olduğunda dil dışarıda bir hevesle koşturarak dolaşılmıyor etrafta.