20 Haziran 2016 Pazartesi

firewatch*

hiçbir şey beklenilemeyecek bir boşluğa girmişken ve taşınabilecek her şey artık sadece bir çanta dolusu iken birkaç cümle duyuyor. uzakta silueti olduğu sanılan bir karaltı görüyor diye ona atfediyor sesi ve tereddütünü elden bırakamadan cevap veriyor. o sırada fark ediyor ki her hitap bir bakıma iletişimin farklı kanallarını açıyor, her kanal bir başka beklentiye zemin oluyor. önceleri belli belirsiz yansır gibi gelen sesler zaman içerisinde ver-kaça dönüştükçe anlamlanmaya başlıyor: işteş eylemlerin fonetik çekimi artık günü belirliyor. hiçbir şey beklenilemeyecek boşluk şüpheyle dolarken "acaba"lar paranoyaları besliyor, kimi zaman sanki ön plana çıkıyor kimi zaman ya öyleyse. ama hiçbiri esasen genel perspektifin bir parçası olarak belirmiyor, hep bir çanta ve bir çift göz...

şüpheler yerinde sayınca biriktiriyor, saymayınca bir şeyleri deforme ediyor, değiştiriyor ya sanki, işte öyle keşfe yöneltiyor onu da bu sefer. kendince içselleştiriyor ve sağlamlaştırıyor diğer sesi, üstünde durdukça aslında o sesle beraber yükseliyor, sadece farkında değil. o ses yükselttikçe çevreyi görmeye başlıyor, çevreyle beraber perpektif genişliyor; yoksa büyük bir keşif mi gerekiyor? oysa hep bir kulede gözetliyordu çevreyi. ya da en azından bu sanıyordu işini. ama betonların titreşimi korkuturken sesinki hep farklı bir güdü uyandırıyor, her seferinde çelişen ve her seferinde farklı biçimde motive eden. o yüzden kule gibi değil bu sefer durduğu yükseklik, adeta bir masal kahramanı şarkıdakinden farklı olarak, zira roman ne kadar güne yakın o kadar bir yanıltmaca, belirsiz. oysa masal öyle mi? boyutlarını kulede kendin kurduğun bir evren gibi, hani diyorlardı ya hep: idealize etme. cevaplasaydı içinden geçenle sanki çiğ olacaktı her şey: "çöpü de mi atmayalım?" tam olarak buydu belki de problemi, çelişkileri verili alırken fazla rahatsız etmeyenleri görmezden gelerek o ağ içerisinde kaybolmak. hani hep severdi ya esrikleşin demeyi, öyle belki de.

her hikayeye bir ama gerekir mi bilinmez ama, sesle yükseldikçe gördüğü çevrede kendisini bırakmaya başladı sonra. anlattığı kendisi artık odaklandığı kendisi değildi kulede. metaforlar karışmış, renkler alacalaşmış ve şüphe her adımı heyecan katkılı bir belki yapmıştı. ihtimallere dair klişeleri tekrarlamaya gerek yok şimdi değil mi, hele de bazı klişeler doğruluğuyla paralel çıkarken olgunluk ve büyüklüğün yetişkinlik tanımında açtığı çatlaklar? ve fakat ihtimallerdi insanı yönlendiren, hani insanın yönelim gerçekliğine zemin oluşturan beklenti hep gelirdi ya ikili formda: ha endişe ha arzu. işte orada bıraktı kendisini, çevreyle sarhoş olmak her zamankinden daha etkileyici geldi, çünkü ses. nihayetinde kule betondu ve bunların hepsi bir döngüdeydi yoktan yere. diğer her hikaye ve isimse sıradanlığıydı sadece bunun, ötesi yok. andırışmalar çoğalıp, çevreyi dumanın yarattığı sis kapladıkça sesin kırılganlığı daha belirleyici oldu: gerçekten var mıydı beraber yükseldiği ses, yoksa uzaktaki siluetin yakıştırması bir başka boşaltılmış kule miydi? dumanlar yükseldikçe daha çok belirdi sadece o bir an için var olan gerçek: kurtarıcı yoksa da ses yükseklik korkusu bırakmıyordu, oysa son hep tatminsizlikti.


*firewatch üzerine bir kişisel güzelleme.

19 Haziran 2016 Pazar

tamamen ortada olan şeyleri ifade etmek en zoru galiba: ya gereksiz bir giz yaratılıyor ya da dil en işlevsiz haliyle kullanılıyor. bu yüzden tanık olunan belli kişiler ya da olaylar ilgiyi cezbettiği sürece bırakılamıyor sanki bir kenara. çünkü herkesin sıradanlığından ayrıksı bir sıradanlık koyulmuş oluyor ortaya ve bu, anı raftan alıp günün içine bırakıyor. şunu sormak gerekiyor sanki sevme biçimlerinden hareketle: tam olarak kiminle ilgili bu? yani tikel takılma halinde var olan bir diğeriyle mi yoksa bu hallerin genelindeki kalıpta beliren benlik ile mi? buradan bakınca tam bir chet baker şarkısı yani. o kadar klasik, o kadar bilinen, ve o kadar etkileyici: sertliğinin tüm pofudukluğuyla. ama bunu ne kadar ve nasıl kabul edersen et diğer yanda garbage'ın yenileri daha uyumlu bir gerçeklik sunuyor: hastalıklı bir takılma hali, üstelik o büyük masala da o gelgeç ilişkilere de meyletmeyen. "boşum, çünkü tek konuştuğum" diyor ya mesela mealen, özsel bir yokluğa dair söylediğiyle bir anlamda yine baker'a çıkıyor aslında. ama sonuçta ikisi de sanki bir mod zamanın geçişine dair. varsa elinde bir kadehin ve henüz yeni yeni süzülüyorsa yudumlar, çalıyor farkında dahi olmadan baker saksafonunu o siyah beyaz sahne resimlerini anımsatırcasına bir başına. ve ilerlediysen biraz veya sadece dolambaç halden sıkıldıysan yüksek perdeden giren bunaltı shirley manson'ın vokalinde hissettiriyor kendisini. fakat hepsi bir şekilde sınırlı bir zamana yayılırken travis'in hüzün farkındalığı yüksek melodileri belirliyor sanki günü bir şekilde: tanrıya dua edecekken cennetin uzaklığına dalıyorsun* çünkü her seferinde. 

silik imajlarla uyanıp da tam az önce gerçekleşmiş olması mümkün olmayan şeyler üzerinden gerçeklik yanılgısına düşmek gibi sanki biraz; sersemlik aynı, imajlar ve onlardaki tahayyül payı denk ve her şey aynı saçmanın içerisinde. buradan bir kabulün çıkamayacak olduğu, çünkü tüm bu sayıklama halinin tikel karşı çıkışlardan ileri geldiğini fark etmek pulp'ın devreye girmesi için yeterli sanırım: "öylesine bir çeşit yaşam isterken, köşeleri budanmış."



13 Haziran 2016 Pazartesi

uçurtma*

önceki dilimden elektronik altyapısı yadigar kalmış buhranlı '90'lar melodileriyle yarışıyor '70'lerin içkin neşeli olanları. anlık düşüş çıkışlar, birkaç kelime etrafında durmadan dönen telaş... bir baktığında zifiri karanlık, kalıyorsun öylece, nefes zorlanıyor; sadece bir müddet sonraysa gündoğumu gibi bir hava karşılıyor ve kıpırdanmaya başlıyorsun. sanki yeni bir şeyler gelecekmiş gibi umuda kapılıyorsun, ama uzun sürmüyor zihinde kurulan tahayyülün kendini bırakması olduğu gibi: tıpkı 70'lerin çekilişi sahneden. güreli diyor ya, hepsinin biçimi bir değildir, olamaz diye. işte o an fark ediyorsun; kimi sadece zihinsel bir uğraş, işte o zaman pek hırpalamıyorsun kendini, bir bakmışsın yıllar sonra şaşırabileceğin birkaç satır çıkmış. bir de başkası var; o zaman üzerinde düşünülen sözcüklerin yeri değişiyor ve ortada yazılacak olan kalmıyor. kalıyorsun olabildiğine banal; bir nefes, bir yudum. sonrası yok.

*mehmet güreli'nin uçurtması fazla acımasız. 


6 Haziran 2016 Pazartesi

heyecan, ve sürekli tedirginlik hali; adeta bir gişe filminin fazla uyarılı fragmanı gibi: anlaşılmaz bir arzu var hayal edilen gerçekliğe dair, olur'u ve olmaz'ı hiç umursamadan, o ihtimallere zorunda kalmadıkça sapmadan... fragmanın o haddinden yüksek sesle bağırması gibi takıntılı, sanki bir an için zihinden geçme hali olmasa bir şeyler yanlış gidecekmiş endişesi ve tahayyüle sarılma haliyle belirlenmiş anlar. ve tıpkı fragmanın göz alıcı renklilikleriyle birbiri ardına hızla akan kareleriymişcesine zihinden geçen muhtemel gerçeklikler arasından kafayı kaldırıp güne dönememe hali; çünkü gün o muhtemellikler arasına karışamadığı sürece boş öylece. oysa hiç böyle olacağını düşünmezdim önceden, sanki sakin bir sesin herhangi bir solo enstürmana eşlik edişini andıracakmış gibi gelirdi; heyecan ve tedirginlik diye başladıktan sonra akla bir anda "fragman mı bu?" sorusu yankılanınca ne kadar zorlasam da benzerlik kurabileceğimi tahmin etmiyordum yani. ama oldu. aslında fazlası yok şimdilik, ama sürekli konuşası geliyor insanın. çünkü şu an her şey "gibi"; anın var olmasının ölçü birimi değişti sanki.