24 Temmuz 2016 Pazar

bu çok insani bi' şey*

havanın kararıp günün erken sonlanır gibi olduğu saatlerde gelen sıkıntı esir alıyor tüm neşeyi. başıbozuk bir rahatlık var; o kadar yorulmuşsun ki sızlanacak hal bile yokken oturmak yerine devam ediyormuşsun gibi bir nevi. ve her kelime aynı, ama bir cümle var. baştan alıp tekrar elden geçmeli gibi hissettiriyor tüm ögeler; devrikler anlam kazanamıyor nereden tutulursa. billie holiday'in sesi süzülüyor bir yerlerde de yankısı bile kalmıyor sanki. fark ettin mi? sanki, gibi, nevi, çünkü, ama. ve sızıyor da her kelimeye; hayaliyle, beklentisiyle, varsayımıyla: çiğ gerçeklikler. oturmuyor yani bir şeyler. günün akışı içerisinde değil gün yığınlarının arasında beliriyor köpükler, bir geçip giderlik rutini tüm güdüleri etkisi altına tahmin edildiği gibi alamıyor. biriktikçe aynı hareketler sızı devridaim ediyor. adamla kadın diyordu ya düette: niagara şelalelerine gerek yok, suyu gördüm diye, işte bu da bir zamanların ufak devridaimli süs şelaleleri gibi fiskoslar üzerindeki. imgelemler sıralanıyor böyle anlarda, pencere önünde. adeta bağırıyorlar boşa değildi diye, ama boşluğa. boşluğun paradoksu belki tüm bu sayıklama, değil mi ya: nasıl tanımlayacaksın boşluğu eğer çevresini kapatıyorsan? aynı günlere uyandığımızı sanırken gökyüzünün başka sonsuzluklarına dikiyoruz çünkü gözleri ve o günler geçmiyor birbirine teğet. o zaman nerede kaldı sana boşluk, sorulmaz mı tam da burada? kıramamaktan ziyade kırmak istemiyorsun sanki bu döngüyü, güvenlik kamerasının aynı kaydını oynatıp durmak gibi: yoktu o gece dükkana giren, yoktu o ateşler. hayır, bu alan emniyetli değil yalnızca sözlüğün bu toprakların kaderine karışmış. yitip gidiyor milyonlarca nefes sinema salonlarından çıktıkça, kulaklıklar bilinmez dolambacına girmek üzere baş seviyesinden aşağı bırakıldıkça. her yaratı kendi çemberini hissetmeden tamamlıyor bu yüzden. bırakıyorsun o kısa sürede, insanların yeni bir yaşamı birbirlerine akıttıkları gibi. böyle devam ediyor her şey ve içten içe farkındasın sadece bir temsilciye melekelerini kanıtlamaya çalıştığının. hepsi buydu o büyüttüğün. iki dakikalık olaydan bir günü bitiren anlatı çıkaran da sen değil misin zaten? o iki göz her şeyi gören de, senin gördüğünü gören başka kaç göz vardı, değil mi? ve başkası için alınmış bir dondurma külahtan ele doğru süzülürken bastırıyor tüm hüzün, diğer her şey katlanılır. öyle geliyor, öyle gelecek.

*mothers, it hurts until it doesn't diye söylüyor. bir de john grant'ten where dreams go to die var çalma listesine ihtiyaç varsa. üstelik hayata dönüşünün albümünden, ironik değil mi? ama şarkı çok, mesela bir şarkı için kalamaz mısın diyor graveyard. şimdi, rüyaların solmaya gittiği yer derken grant, çelişiyor gibi geliyor değil mi? oysa tüm hepsi bu işte. 


2 Temmuz 2016 Cumartesi

lilac wine*

kapı açılıyor ve ismi söyleniyor. son günlerde en sık karşılaştığı kalıp hareketlilik bu: bir kapı ve ismini telaffuz eden bir şahsiyet. adeta bir distopya, sıraya dizilip zıplamaya çalışan diğerlerinin de katılımıyla. heyecanlanması gerektiğini düşünüyor çevreye baktıkça. oysa sadece yokluğunu hissettiği belli varlıklara dair yetersizliğini seziyor. sanki yekten bir yabancılaşma yaşıyor gibi kendisini bile bir diğeri olarak gördükçe. cümleleri birbirlerine bağlayamadıkça hayıflanıyor, aradığı bir kelimeyi bulamamış da noktalama işaretlerine takılmışcasına anlamsız ve ayrık şeyleri not alıyor zihnine. bir isim dönüyor sürekli gözlerinin tam önünde ama isim vücut bulmuyor. hikayeler dahi yetersiz kalıyor, tanrım her şey yetersizliğinde eriyor. kapılar açıldıkça söylenen kendi kodunu tekrarlıyor, büyükçe ve tek gözlü bir çantada yitip gitme ihtimali olan anahtarı arıyormuşçasına ama kendi içinde bir şeyler bulması gerekiyormuş gibi. kapılar kapandıktan sonra bazı şeylerin nihayete erebiliyor olması şaşırtıyor, tıpkı kapı eşiğinde kendisine seslenen insanları eskisi gibi göremiyor olduğuna şaştığı gibi. ah bir anlam niye ikiye bölünemiyor? her şeyin düğümleneceği yer burası mıydı yani, o kadar zaman dalgasını geçtikten sonra? yanıtlanması için soramadığı soruları ortaya attıkça özü olan bir şeyler söylüyor olduğu yanılgısına kapılması, kapıları artık bir aşama gibi görmüyor oluşuyla ilgili geliyor. yanılıyor, farkında ama yanılmak istediği kapılar eşiğinde isminin söylendiği kapılar değil; yılların getirdiği birikimin haftaların çözemediği çarpık doğrulara oranla çaresizliği? lüzumsuzca afili laflar mı acaba bunlar diye düşünüyor, dile değip çıkmayan ağda dijital yazımın kodları adeta. melodilerin verdiği cesaret ne kadar boşsa öyle bazen duyguların basımı benliğine, çünkü cümleler birbirini takip edemiyor ve her diyalog esasen bir monologu tamamlıyor. ya da tersi. ses varken isim yoktu, ses yokken isim oluştu. isim hala var ama ses yok. kime oranla oradaysa, hesap tersten kuruluyor. o kelime gelmiyor, ses belirmiyor ve her ihtimal yavaş yavaş yerin dibine doğru itiliyor. ihtimaller üzerinde yükselmek değil bu, burnu kaparcasına kapanan kapılar. eşikteki insanlar boşuna mı sesleniyordu yani son günlerde? belirsiz. ama bir şey çıkmalıysa bu sayıklamadan, anlamın bölünmeden önce bütünlenmesi gerektiği herhalde. zor, ne kadar?

*jeff buckley net ve çok sert.